Yeni Zelanda’nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler

Bugün kahve falında bana “hiç tahmin etmediğin bir aşkın haberini alacaksın” dediler. İlerleyen saatlerinde günün, aldım gerçek bu haberi. Âşık olduğum günkü kadar sevindim bu aşka ben. Zihin durmaz ya, benimki de durmadı; bu hayatta bir ben eksikmişim gibi aşk konusunda üfürmemiş olan, katılmaya karar verdim üfürmüşlerin arasına. Bu sözünü ettiğim aşkta beni en heyecanlandıran kısım fena halde idrak içinde, dediğim dedik birinin âşık olması ve bu idraki ile aşkını aynı kefeye nasıl koyacağını merak etmemdir. O iş nasıl ilerleyecek göreceğiz elbet ama ben üfürmeme ivedilikle başlamalıyım, hem de bir iki klişe ile ya da aşk hakkında çok belki de az bilinenlerin bir kısmı ile:
-Aşk, hastalıklı bir haldir.
-Aşk, duygulanım nesnesinin yani mâşuğun sonsuz yüceltilmesini içeren bir süreçtir. Hüsran durumunda yerin dibine batırılmasını da.
-Aşk, bunların yanı sıra mâşuğun âşığa yani insanın kendisine ne kadar da benzediğini ‘kanıtlamayı’ içeren bir süreçtir.
Şimdi, B şahsına âşık olan A şahsı, B şahsını sonsuz derecede yüceltmektedir. Eşzamanlı olarak da B’nin A’ya benzemesi gerekmektedir, benzemiyorsa da (temiz bir) benzetilmesi hatta bir tür kolektif zihne yönelinmesi gerekmektedir. Yani, fiiliyatta var olmayan, ihtimalen de hiç var olmayacak olan A’ (A üssü diye okunur) B’nin kendine ilişkin temsiline yani B’ (B üssü okunur)’ne benzetilecektir. e.g. “ikimiz de Tarkovski filmlerine bayılıyoruz”, “biliyor musun, o da tıpkı benim gibi domatesi şekerli seviyormuş”.
Bu bizi ilk klişeye getiriyor yani A’ ile B’’nün ilişkisine yani aşkın hastalıklı gerçek üstü/dışı bir hal olmasına. Ancak aşk bitip sular durulduğunda “ben ondan çok şey aldım o zamanlarda” gibi ya da “yani inanabiliyor musun kız buz hokeyine merak saldı ya!” gibi cümlelerle tespiti mümkün olacaktır ama A, B’yi A’ ’ne benzetecektir. Aradaki sürekli tansiyonun nedeni yani bitmez tükenmez küsüp-barışmaların nedeni, yazık ki B’nin de bir fâni olması ve tıpkı A’nın yaptığı gibi âşık olduğu şahsı kendisine yani B’ye hatta B’ ’ne benzetmeye çalışacak olmasıdır. Tamamen karşılıklı aynı türden amaçlara yönelinmiş bir durum yani.
Peki, bu iki -aslında- aklı başında insan bunu niye yapmak isteyecekler? Çünkü, insan en çok kendisini sever, beğenir. İnsan eşi benzeri hiçbir canlıda görülmemiş şekilde narsisttir ve başka bir insanı bu kadar arzuluyorsa bu ancak ve ancak kendisi olabilir; kendisi değilse bile kendisidir! Üstelik, bilindiği gibi narsiszmin neredeyse hiçbir gerçekçi temeli yoktur, tamamen çarpık bir algının sonucudur. Bkz. “ben çok süperim, uçabilirim istersem!”. Yani biz A isek bile kendimizi A’ algılarız ve aslına bakarsanız, çevremizdeki herkesle A’ halimizle kurarız bütün ilişkilerimizi. Ama âşık olmadığımız yani kuyruklarımıza bu kadar basılmadığı zamanlarda ötekini hâkir görme pahasına beğenmiyoruz ve uzlaşma ya da illa bize benzemesi ihtiyacında olmuyoruz. Tabii burada atlamamak gerekir: A’=B’ ise B’ ’nün A’ ’nü beğenmemesi durumu yani denkliğin hatta eşitliğin bozulması durumu da abestir. Onun için de B’, A’ ’nü tamamen ve koşulsuz beğenmelidir. Onun bizi arzulaması dünyada en çok arzuladığımız şeydir, zaten o bense, benim beni arzulamamam gibi bir durum çıkar ortaya ki bu da saçmalıktan başka bir şey değildir, narsistimiz için.
Bu durumu daha da eğlenceli hale getirelim. Üst beynin yani korteksimizin (beyin diye en çok bilinen buruş buruş kısım) bu A’ (yani narsisistik) algısının kendisine benzetmek üzere kime yöneleceğine de limbik sistemimiz karar vermekte, yani alt beynimiz, beynimizin diğer hayvanlarla ortak olan kısmı. Örneklemek için kısa bir kurgu yapayım hemen: Türkiye olarak nereye saldırıp, işgal edip “bizim” yapacağımıza TBMM, hükümet gibi yönetici işlev ve gerekli malumat, mühimmat, eğitim sahibi merciler değil de Ankara’nın Bala ilçesinde ilkokula yeni başlamış olan Ayşe ile Ali ya da birinden biri karar veriyor. (Bunu yapabilmeleri için gerekli koşulları başka bir yazımda anlatmak isterim, başladım bir kere aşk üfürmelerine nasıl olsa.) Biz de yani koskoca Türkiye, ordusundan meclisine onların lafını dinleyip, mesela Yeni Zelanda’ya savaş ilan ediyoruz. Neden diye sorduğumuzda bu iki sâbi, “çünkü Yeni Zelanda çok güzel kokuyor!” diye yanıt veriyorlar. “Haa! Öyle mi? Peki bakalım;” diyoruz ve Genelkurmay Paşa gerekli emirleri verip, F-16’ları salıyor Wellington’a. Çevreden “Yeni Zelanda ne alaka?” diye sorana da “çünkü orası çok güzel kokuyor-muş” dese komik olacağı için “efendim, bunlar ilimde fende pek ileriler, zaten tavuğumuza kışt da demişlerdi, hemi de Hollywood ormanlı sahne çekeceğinde hep buraya gidiyor, geliri de bol yani. Her açıdan kârlı bizim için Yeni Zelanda;” diyor. Yeni Zelanda’nın İngiliz Milletler Topluluğunun bir parçası olduğu, Elizabeth’e biat etmiş oldukları, ayrıca F-16 ile bile gitmenin biraz vakit alacağı, bu uçaklar yolda Wellington’a giderken en az 20 ülkenin hava sahasını ihlal edileceği ve bu 20 ülkenin de güzide F-16,17,18,19, n’lerinin bulunabileceği ya bizimkilerin peşinden uçakçıklarımıza ya da ta buraya gelip tepemize kıyamet yağdırma ihtimalleri tamamen anlamsız, alakasız, gereksiz ayrıntı ve dahi saçma kalıyor. Bkz. Âşık adamın dağ delişi.
Şimdi B, A’ya aslında A’ ’ne benzeyince, A kendi klonunu yaratmış olacağı için bu haliyle bile Zeus’la akşam çayı içme heveslisi ademoğluna, Zeus’un af dileyip çaya gelmeyi kendiliğinden istememesi, bir miktar terbiyesizliğinden bir miktar da korkusuzluğundan yani cehaletinden olabilir. Artık Olimpos’un efendisinin kim olduğunu göstermenin vakti gelmiştir. Klonlama süreci, gayet tabii ki de, brütal bir şekilde yapılacağı için burada silah olarak “sevgili polarizasyonu” devreye girer. Bu da şöyle bir şeydir: Arkadaşın C yapsa, “haahahah, çok komikmiş, oğlum!” diye gülünecek esprilerin sevgili yapınca “komik mi yani bu şimdi? Salak salak konuşup beni sinir etme akşam vakti” repliklerine vesile olması işidir. Çünkü mâşuk aşığa benzemelidir. Elbette demiyorum ki herkes kendine çeki düzen versin, kimse sevgilisinin yanında “bok” bile demesin! Demek istediğim gayet doğal, nötr durumların bile aşığın elinde ölümcül bir silaha dönüşmesidir, ayyuk denen yerin her defasında ziyaret edilmesidir.
Zannediyorum ki aşk iki insan birbirine alışabilsin diye yapılan/ortaya çıkan bir gözbağıdır. Bu bağ biraz aralandı mı altından görünen bırakın, A üssünü B üssünü B bile olmayabilir. Bu noktada “aşk başka şey, ilişki başka şey” denmeli ve yola sağa sola takılmadan devam edilmelidir. Zira mâşuksuz geçecek her gün onunla kavga ederek geçecek bin günden daha dayanılmazdır. Bu hayattaki her şeyde olduğu gibi burada da denge/muvazene kilit kavramdır. Ağırlıkları farklı iki kişinin tahterevallide üstelik ayakta hem de bir yere tutunmadan hem kendi dengelerini hem de tahterevallinin dengesini tutturabilmesi çabasıdır bu.
Karşısında dizlerimizin bağının çözüldüğü birinin yanında sonsuz bir konsantrasyonla dengeyi sağlamak demektir bu da. Korkunç bir baskı! Tam da bu yüzden aşk bir iki cürüm dışında neredeyse her şeyi (şirk müstesna) affeder. Ayrıca bu durumda daha da korkutucu hale gelir, zira mâşuğun taaa iki metre ötede ne işi vardır? Âşık adam sevişmek ister. Aşkların en güzeli onu uzaktan sevmek değildir. Türk televizyonlarındaki aşklar yalan aşktır, numaradır, filmdir onlar film. Âşık olmadan ucuzundan pahalısına, kalitesizinden kalitelisine hep eksik bir şey olduğu hissi ile replikalarını yaşayıp yaşayıp durduğu o yek olma halini arar/arzular. Çelişkiler, fasulyeden gelecek hayalleri, (“domateslerimiz bile bize benzesin, misal, Kaş’ta, hihihih!”), plan olmayan planlamalar, gelecek vaadleri (ay vil olveys lav yuuuu!)… Hele bir benzesin bana da sonra bakarız bu lafların icabına, kıvırmak sanatların en birincisidir çünkü, şiirden bile üstün! Sören’ciğim bu ‘hep, daima, her zaman, ebediyen’ lafına pek bir takılmış olacak ki “mesela, gelecek bahara kadar ya da gelecek Noel’e kadar seveceğim seni diye söz verse âşıklar daha gerçekçi olmaz mı?” demişliği vardır. Olur, elbette aziz dostum Sören; ama âşık adama bir bahar, iki noel, üç kıta yeter mi? Ebediyetten başka ne kesebilir onun hızını? O da kesebilirse!! Çünkü Yeni Zelanda hep güzel kokacaktır, okuldan gelince evdeki kurabiye kokusu gibi, fırından yeni çıkmış simit gibi. Çünkü Yeni Zelanda’da her gece mehtap, her gece şarap vardır. Kim doyar mehtapta şaraba?
Bütün ilişkilerde aradığımız hakikati, sözcükleri onun ağzına koymaya çalışmak suretiyle hem de bizim anladığımız şekilleri ile onun anlatmasını bekleriz, durmadan usanmadan. O tanıdıklık hissi de kendi kurgumuzdur işte. Sadece âşık olduğumuzu bildiğimiz ama aslında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz biri tanıdık gelir. Sizsinizdir o çünkü, henüz değilse bile yakında o da olacaktır bunun farkında.
Kötü bir şeymiş gibi anlattım değil mi? Ama değil işte. Dünyanın en şahane şeyi kendisi. Cümlemizin başına gelsin, âşık olamıyorum ben diyenler bu durumu hemen değiştirsinler. Her sabah uyanmak için bir amacınız var artık. Bırakın canlar yok olsun bu uğurda, Ayşe’yle Ali’nin bu buyruğu için. Bir gülümseme değil midir ki sarsar Atlas’ı bile yerinden? İşte, o zaman değer! Hem de ebediyen, sonsuza kadar, ilelebet!
İlk Yayımlanış: 7 Ocak 2008 @www.yorumlayanlar.com

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s