TEHAYYELET ES-SEMA*

Türk insanı kanaatkârdır. Önüne ne koyarsan onu yer, bir şey koymazsan sesini çıkarmaz. Demokrasi ile işi olmaz çünkü ekâbir bildiklerinin ona verdiklerini saygı ile kabullenir. Hâline şükreder, kanaat eder. Kıt kanaat geçinmeye rıza gösterir.

Geçinmek derken karnını doyurmayı elbette kast ediyorum, ilaveten ruhunu doyurmayı da kast ediyorum. İnsan ruhunun gıdası nedir? En bilineni müzik. Bu kısımda hem Türk Halk müziği hem de Türk Sanat Musikisi oldukça doyurucu. Ruhun her hâline bir meze bulmak mümkün bunlarda. Lakin, bugünlerde bu iki müzik türünün tama’kar piyasanın eline geçtiği ve gerek türkü gerekse musiki adı altında “pop müzikten” başka bir şey olmayan, sözlerindeki derinlik mutfak lavabosununki kadar bile olmayan yapıtlar çınlamakta ülkemin diskolarında, barlarında. Türkiye halkı bu yapıtlara kanaat ederek estetik gücü yüksek yapıtların önünü kendi kesiyor. Müzik uçar kaçardır, kulakta pas bıraksa da iyisine ulaşmak mümkün. Ben genellikle imtina etsem de bazen de aldırmıyorum “çikita muzz muuzzz” diye salınmaya.

Resim, heykel, bale, opera, tiyatro: Ruhun bu gıdaları ile ilgili genel fikrim ülkemizde içkin bir şekilde yapılamadıkları ve devşirme yöntemlerle tatbik edildikleri yönünde. Sihirli Flüt’ü hangi orkstradan dinlesem seviyor olmama ve İnanna operasını bestecinin rejisinde izlemiş olmama rağmen tüylerim ürpermiş bir hâlde salondan çıkmam ve bu da opera dediklerinde “inannamayıp” bakakalmam da bundandır.

Tabii, saygıda kusur etmedik. Üç saat boyunca şakıyan opera sanatçılarını alkışladık. Yazıktır o kadar uğraşmışlar dedik, emeklerine vah ettik, alkışladık. Gerçek kanaatimizi söylemedik, kanaat ettik.

Yürüyorum Ankara sokaklarında, İstanbul sokaklarında, bakıyorum taşranın fotoğraflarına. Bakıyorum Galata Kulesi’ne bakıyorum Atakule’ye. Tüylerim ürperiyor, özlerinde fallik bu şehir yapılarından birinin güzellikten yoksun oluşu karşısında. Ellerim titremeye başlıyor Süleymaniye’nin eteklerindeki rezilliği görünce. İstanbul’un bir iki yeri dışındaki, Ankara’nın tamamındaki estetikten yoksunluğa bakınca kendimi de çirkin hissediyorum. Tiksiniyorum “başımızı sokacak bir evimiz olsun da çamurdan olsun” cümlesini duyunca. “Hiç mi kanaat etmeyip evin dış cephesinde bir çiçek oyması, kakması istemezsiniz, bre insanlar?” diye ünlemek geliyor içimden.

Yaradanına bunca güzellik atfeden, nebisine güzellerin güzeli diyen, halısına gözyaşlarını dokuyabilen, suya resim yapabilen bu halk estetikten [güzellikten] yoksun şehirlerde, köyden bozmalarda yaşamaktan hiç mi hicap duymaz?

Güvercin kutusu gibi, içi düzgün ama dışında tek bir süslemeden mahrum evlerde yaşamak hiç mi bu insanlara garip gelmez? Ne zaman başladık Orwell’in Okyanusya’sında yaşamaya, ne zaman ikna etti Büyük Birader bizi sanata kanaat etmeye?

Üzerinde Dünyanın Yedi Harikasından biri, Ayasofya, Süleymaniye, Zeugma mozaikleri, Nemrut Heykelleri olan, Kaplumbağa Terbiyecisi’ni, Selimiye Camii’ni imal edebilecek insanlar çıkaran bu topraklardaki insanlar ne zaman güzellikten hiçbir şey anlamaz oldular? Ne zaman vazgeçtiler bundan?

Hal ve tavrımızda, düşünce biçimimizde, aklımızın yolunda ve duygularımızda da estetikten eser kalmadı. “Var mıydı ki?”sini bilecek kadar çok yaşamadım ama gördüğüm kadarı bana yetiyor. Ve gördüğümden hiç mi hiç memnun değilim.

Kanaat ede ede, kafamıza inen fiskeler ile lokmamızı vere vere, iki zeytinli, üç kaşık bulgur pilavlı, güzellikten yoksun sofralarda yiye yiye kendimizi güzellikten mahrum bırakır olduk.

Belli ki dünyanın hayhuyundan saçımıza, başımıza, evimize, bahçemize bakacak hâlimiz kalmamış. On altı devlet kurup on beşini batıran, uyum sağlama becerileri sayesinde Orta Asya’dan küçük Asya’ya gelip otokton halklar ile iyi kötü kaynaşabilmiş olan, ânı yaşama yeteneği sayesinde Akropolis’i cephanelik olarak kullanabilmiş bir halk, artık çemberlerini oyalamaz olmuş. Her kesimi ile estetikten uzak çirkin bir halk oluvermişiz. Gittiği yere benzemeyip bilakis kendine benzetmeye muktedir bir halk hayal gücünü, doğaçlama yeteneğini yani ilkin onu o yapan en temel karakterini kaybetmiş. Hayalgücü bir deniz anasınınkiyle ya aynı hâle ya da biraz daha dar hâle gelmiş.

Hâlbuki, hayal gücü değil midir bir insanın gerçekle bağlantısının gücünü belirleyen? Masallar değil mi gerçek yaşama ait en didaktik, ahlakçı bilgiyi bize taşıyan? Hayat ile hayal bir harf ile ayrılmazlar mı birbirinden? Bu soruların hepsine “evet”.

Bir insanın gerçekte bağlantısının gücü evvela insanın hayal gücünün genişliğine sonra da o hayal gücünü ne amaçla kullandığına, yani neye vesile ettiğine bağlıdır.

Belli ki biz hayal gücümüzü temel yaşamsal işlevlerimizi yerine getirmek dışında hiçbir şeye kullanmıyoruz. Her şeye söylenip yine de kanaat ediyoruz. Koca bir koyun sürüsü gibi yaşayıp gidiyoruz. İyi diyelim iyi olsun da iyi demekle iyi olmuyor; üstelik yuvarlanıp giderken kafamızı taşlara çarpıyoruz. Hayal gücümüzü güzellikle ilgili hiçbir şeye vesile etmiyoruz. Güzellikle sevmiyoruz, güzellikle nefret etmiyoruz, güzel güzel anlatmıyoruz. Güzel güzel oynamıyoruz, yaşamıyoruz.

Dolayısıyla hiçbir şey istediğimiz gibi olmadığı için depresif ve bu memnuniyetsizlikle yer yer dövünüp durduğumuz için nörotik bir toplum olup çıkıyoruz. Nasıl mı? Depresif kısmı kendini anlatıyor. Nörotik tanımı için Ekrem’in bir üfürmesinden yararlanalım: “Dünya neden benim istediğim gibi bir yer değil” diye dövünen, olayları ve onlara vesile olan şeyleri analiz etmekten bihaber, bu analizin bir sonuç doğurabileceğinden gafil insanlar nörotiktirler.” Bu üfürmeyi bir adım öteye götürecek olursak:

Hayal gücünü neredeyse kaybetmiş, sonucunda da gerçekle bağını kaybetmek üzere olan bu nörotik toplumun cemi cümlesi “Dünya zaten benim istediğim gibi bir yer” diye düşünen; olayların analizi, nedenleri, sonuçları ile ilgisiz, kendi davranışlarından bihaber kimseler olan psikotiklerin saffına geçmek üzeredir.

Gerçek psikotikler, içsel uyarıcıları dışsalmışlar gibi algılayıp tepki verdikleri ve hayal güçlerinin gücü bendini aşıp gerçekle bağlarını paradoksal bir şekilde kopardığı için, bana göre insan uygarlığının asilleridirler. Yazık ki hayal gücü gerçekle bağını kopartacak kadar güçlü olmayı bırakın, fındık faresinden hâllice olan bizler nörotikten devşirme psikotikler hâline geleceğimiz, hatta çoktan geldiğimiz için hâlimiz hepten vahimdir.

Bu mişvarda gidersek başımıza geleceklerden kimse sorumlu tutulamaz. Zira malum herkesçe, psikotiklerin, akl-i melekeleri sağlam olmayan insanların cezai ehliyeti yoktur. Bu nedenle: Savulsun dünya! Önümüze gelene bir tekme!!

Bu yazı ne demeye mi geliyor? Bu yazının yazarı yaşadığı ülkeyi bir çöle benzetiyor ve diyor ki kanaatkârlığımız kolektif depresyonumuza, hayal gücü zaafımız da önce nörotisisizmimize neden oluyor sonra da –hâlâ girmediysek- psikozumuza zemin hazırlıyor. Kısaca diyor ki, bu bu nedenlerle cinnetin eşiğindeyiz. Üstelik “tez zamanda ruhunuzu besleyin, açlıktan ruhunuz kokuyor, bir ayranı yok içmeye” diye de ishal buyuruyor. Hem de bunu izlediği kötü bir operadan yola çıkarak yapıyor. Deli olmasın sakın?!

*Hayal: hı, ya ve lam renklenmedeki hareket anlamına gelir. Hayl, görüntü demektir. Bunun aslı, insanın uykuda gördüğü şeydir; çünkü uykuda görülen şey renkten renge girer ve belirsizleşir. Hayl [at] bilinen bir isimdir, mağrur oluşu nedeniyle böyle isimlendirilmiştir; çünkü mağrur yürüyüşlü hareketlerinde renkten renge girer. Yağmur yağdırmak için gök hazır olduğunda tehayyelet es-sema “yağmur yağacak” denilir (Suad el-Hakîm 2005, İbnü’l Arabî Sözlüğü, sf. 261. İstanbul: Kabalcı Yayınları)

İlk Yayımlanış: 1 Şubat 2007 @www.yorumlayanlar.com

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s