Olur mu hiç üç kulak? Dön de aynaya bak!

Her gün eylemlerimize n kadar olasılık arasından karar verip yapıyoruz. Örneğin tesisatçıyı bugün değil de yarın arıyoruz, ekmek almaya sigaramız da bitince gidiyoruz ya da belki eve bir gelen varsa ikisini de ona ısmarlıyoruz. Bu n kadar olasılık yapacağımız eylemin ya da vereceğimiz kararın ehemmiyetine göre değil de yaratabildiğimiz alternatiflere, müdahil olan kişi sayısına, aciliyetine göre ve şimdi aklıma gelmeyen başkalarına bağlı olarak belirleniyor. Yapmak zorunda olduğumuzu biz düşünüyoruz, hâlbuki bu hayatta hiçbir şeyi yapmak zorunda değiliz. Nihayet toplum parametrelerinin değiştiği varsayılan bir çağda yaşıyoruz. Sonuçlarını göze alabildiğimiz sürece diye başlayan bir cümle kurmama bile gerek yok, aslına bakarsanız sonuç monuç diye bir şey de olmayabilir; bireyin bunları algılayışına bağlı olarak.

Örneklersem daha kolay anlaşılabilir belki, bu aslında ruhunuzun derinliklerinde çoktan anladığınız şey. Diyelim pazartesi sabahı okula gidiyorum, ben ya da içimizden biri. Otobüsle gitmek üzere durağa gidiyorum. Önümden geçen ve aslında trafik, beni bekleyen işler, dersim, toplantım gibi değişkenler yüzünden binmek zorunda olduğum otobüse binmiyorum. Sonra birden evi düşünüyorum, yatağımı daha çok. Kalkıyorum yerimden, eve doğru yürümeye başlıyorum. Ve eve gidiyorum. Sabah bin bir zorlukla giymeye karar verdiğim kıyafetimi hemen çıkartıyorum, pijamalarımı giyiyorum, kedime sesleniyorum, koşarak geliyor, odanın perdelerini çekiyorum. Baş ucumdaki kitaplardan birini açıyorum, ve okumaya başlıyorum. Ve nihayet uykuya dalıyorum. Okuldaki işlerimin çizelgesine göre, telefonum bir ilâ 2 saat arasında bir zamanda çalıyor. Açmıyorum, hatta ileri gidiyorum telefonu tamamen kapatıyorum. Ev telefonu çalıyor illa ki. “dünya bensiz yapamıyor belli ki!” açmıyorum. Tekrar yatıyorum belki daha fenası Seda Sayan izlemeye başlıyorum, Petek Dinçöz’ünkiyle çakışan programları döndürüp döndürüp izliyorum. Yemek programı izlemeye bayılırım ben, varsa onlara takılıyorum. Akşamı ediyorum. Akşamki randevuma da gitmiyorum, telefonum zaten kapalı.

Şimdi böyle bir günü daha ileri götürmek mümkün, bankadaki paramı alıyorum, pasaportumu da cebime koyduğum gibi havaalanına gidiyorum, filan falan. Hayal gücünüze kalmış.

Benim yaşamak zorunda olup da yaşamayı reddettiğim güne gelelim. Dersim vardıysa, 30 kadar cin bakışsız çocuk onlara iş analizi anlatmam için beni 10 dakika bekliyorlar, sonra “yihuu, ders düştü” deyip kantine ya da sevgililerine gidiyorlar. Patronum bana kızmış. Aramadın da diyor. Sallamıyorum. Böyle şeyler yapmak için, tabi ne kadar popüler olduğunuza da bağlı olarak iki ya da üç günlük krediniz olabilir. Ben popüler bir tip olmadığım ve sicilim benzer davranışlarla dolu olduğu için kredim az zaten. Arkası filan da falan da felan da fulun, fölön felen…

Şimdi, ben o gün okula gitmeyince ne oldu? Dünya durmadı, biliyorum çünkü eylemsizlik diye bir şey var, dursaydı en azından yönüme göre (bir bakalım?! Ev güney-batı cepheli olduğuna göre, ihtimalle Roma’ya hatta belki Atlantik’in ortasında) ileri bir yerlere fırlamış olmam gerekirdi, fırlamadım. Vazgeçilmez katkım olmadan okuldaki işler yürüdü mü? yürüdüler eminim ki. İş analizini o gün benden değil de başka bir gün başkasından öğrenir sıpalar. Patronum beni azarlıyor, “öff” diyorum ve bir şey demeden kalkıp gidiyorum, sinemaya mesela.

Şimdi konumuza geri dönelim. The point is… yani mevzu şu: hiçbir şeyi yapmak zorunda değiliz. Nereye gideceksek yaşamımızda tercihlerimizle gideceğiz. Bu bireysel düzeyde üstün körü bir tahlil. Ama ben ölçeği büyüteceğim. Uygarlık adını verdiğimiz şey hakkında atıp tutacağım bundan sonraki satırlarda.

Uygarlıkları toplumlar yaratır. Toplumları da (en küçük birim aile felan filan ama) bireyler oluşturur. Bireylerse tercihleri ile vardır. Bu, bu yazıda akılda tutulması gereken ilk nokta.

İkinci nokta ise, bir psikolog olarak bunu söylemekten çekinmiyorum, hatta işim bu benim. İnsanlar her türlü ayrı yanlarına, özelliklerin biricik kombinasyonlarına rağmen gruplanabilir varlıklardır. İçine doğduğumuz ve bize verili olan bize tektipli (uniform) olmayı öğretir. Yaratıcılık ya da hayal gücünün sınırsızlığını dikte etse bile herkes yaratıcı olduktan sonra gene tektipiz gene tektipiz.

Öyleyse, kimileriniz deyin ki Âdem annemizle Havva babamız, kimileriniz deyin ki Lucy anneannemiz hatta muzsever ape (eyp okunur) amcamızdan belki de terliksi teyzemizden beri koşullar birbirine benzediğinde ya da olayları benzer algıladığımızda benzer tercihler yapıyoruz. Bunun dışına çıkmaya çalışanlar bana uzak Allah’a yakın olsun diyoruz. Küçük gruplardan toplumlara evriliyoruz ve bize benzemeyenden hoşlanmıyoruz, hele ki bir de bir sebeple kuyruğumuza basıyorsa hepten hazetmiyoruz.

Demek ki, (ata tercihinize göre Âdem ile Havva ya da Lucy ile Muzy olsun, ben bunlara söyleme kolaylığı ve politik doğruluk için, x ve y diyeceğim) x ve y’den beri üretilen birey sayısına bağlı olarak geometrik bir şekilde artan tercihler sonucu insan uygarlığı bugün bu haldedir. Akılda tutmak gerekir, her toplum aynı düzeyde değildir bu evrimde, ama aynı düzeye gelecektir, zira egemen, baskın bir şablon vardır ve diğerleri Mersin’e giderken tersine giden toplumun başına geleceklerden Junior ya da Blair Witch değil bizzat kendileri sorumludur.

Bu noktadan bakınca tarım toplumuydu, hayvancılıktı derken ülkemiz, bisürrü uygarlığa beşiklik etmiş güzel Anadolu’muzda yaşayan bizlerin de içinde bulunduğu toplumumuz aradaki mühim fakat belli ki atlanabilir basamakları üçer beşer atlayıp 1789’a yani Aydınlanma’nın (Illumination) mamulü devrim çağına ulaşmış bulunmaktadır. Burjuvamız kitabî tanımıyla burjuvaya benzemez, aristokrat yerine geçecek yerlerimiz (büyük Türk şairi Serdar Ortaç’ın tabiriyle) çakma aristokrasidir. Aydınımız (Kerem çelebinin teferruatla anlattığı gibi) ancak ağzının içinde geviş getirmektedir. Fikir üretilmemektedir. Fakat ortalık efkârdan geçilmemektedir. Sanat anlayışımız 6000 ila 7000 yıldan daha eskidir. 1789 İhtilalinin altındaki fikir devrimi ve yapılanmasından bizim toplumumuzda eser yoktur. Öyleyse pasta yemesi beklenen kitleler pasta yerine kelle yemek istemektedirler (histografideki atlama ile iler geri gitmeleri görüyorsunuzdur zira yamyamlık hâlâ görülse bile yer yer, eski, çok eski bir tatbiktir).

İhtilal’den sonra (1789) Avrupa’da başlayan ulus devletti, kültürdü, alt kültürdü bilmemneydi şiarları ülkemizde ancak dönmeye başlamıştır, radyocuların gramofonlarında. Aynı sonucu biz de yaşar mıyız Şak Şak Rıza’nın (Jean Jacques Rousseau) kemikleri sızlar, mezarında ters döner mi bilemem ama buradan menfi ya da müspet bir şey (halt, melanet, ihsan vb.) çıkacağı kesindir. Şöyle düşünmek lazım, en azından ekonomimize istikrarı getiren bizim Napolyon’umuz onlarınkinden daha uzun boylu, hatta kesinlikle daha karizmatik, üstelik spora da meraklı.

Tercihler meselesine bağlayacak olursak, bence, bunu tüm tevazuumla söylüyorum, sağınıza solunuza bir bakın. Yapılmışının Avrupa’ya nelere mal olduğuna yazılan kitaplara ve kazılan mezarlıklara bir kere bakarak anlamaya çalışın. Aynı hatayı yapmak zorunda değiliz, vebalini ödemeyeceğimiz günahları işlemek zorunda değiliz. Fikriyat, temel hak ve özgürlükler lafta bile olsa kulağa pek hoş gelen kavramlardır. Komşunuzdan korkmayınız, aynadaki yüzünüz size neler anlatıyor bir de onu okuyunuz. Bir de Orwell üstadın 1984’ünü…

İlk Yayımlanış: 25 Kasım 2007 @www.yorumlayanlar.com

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s