Aslında Siz Çok Mutlu İnsanlarsınız!

Bir gün bir öykü yazmıştım, birkaç saat içinde satırlar parmaklarımdan dökülüvermişti. 8-10 sayfalık öykümün kendini anlatmadaki zayıflığına, anlatmak istediğim şeyin belirsiz kaldığına o kadar emin olmalıyım ki içten içe, sonuna karakterlerimin yaşadıklarını bir iki cümle ile özetleyen bir çömlekçi ekleyivermiştim. Beğenecek mi bakalım diye öykümü okuduğum arkadaşım “ikinci paragrafı başa alsan benim ilgimi daha çabuk çeker bu öykü” ve buna bir benzer birkaç yorum daha yaptıktan sonra söylediklerinde beni en çok düşündüren şey “sonundaki o TRT çömlekçisini kaldır at” demesi olmuştur. TRT çömlekçisi… Kendimi anlatamadığımdan son derece emin olarak böyle bir kısım eklemiştim ve arkadaşım da “TRT çömlekçisi” tabiriyle tam da bunu anlatıyordu.

Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçti. Ama bu “TRT çömlekçisi” tabiri gereksiz didaktikliği ya da açıklamaları ifade etmek için yerleşik olarak kullandığım bir tâbir haline geldi. Kime söylesem bu tâbirin ne anlama geldiğini istisnasız anlıyor. TRT çömlekçisi yani gereksiz ve insanı neredeyse aptal yerine koyan bir didaktiklik ve patronluk taslama. “Bu okuduğunuz, izlediğiniz sanat ya da fikir eserinin ana teması budur ve şu ders çıkarılmalıdır.”

Beri yandan edebiyattan tiyatroya, müzikten resme, şiire kadar sanatı, yaratıcısının kendisini yani dünyaya ilişkin algısını anlatma çabası ve bunu da aslında yüksek olması gereken estetik standartlar ile yapması diye tanımlarsam sanattaki didaktikliğin, benim yaptığım tanım itibariyle gereksiz bir şey olduğu sonucuna ulaşırım. Sanat, benim anladığım şekliyle, o ifade edilmek istenen şeyi, bana, benim akıl edemediğim ve yeteneklerimin el vermediği şekillerde anlatmalı ve muhayyilemde bir temsil yaratabilmek üzere bana bir kapı açmalıdır. Buna bağlı olarak sanat eseri de, sanatçının ilham perisiyle seviştiği bir geceyi anlattığı ortamdır (medium). Bu eserin pornografi mi, cinsel sağlık dersi mi yoksa son derece duyusal (sensual) erotik bir anlatı mı olacağına içerdiği estetiklik ve muhayyilem için açtığı kapının genişliği karar verdirecektir.

Örneğin “Son Akşam Yemeği” tablosu altında şöyle bir not düşülmüş olsa gülünç olurdu: “Bu tabloda İsa Hazretleri ve havarilerinin, İsa (Hz.) yakalanmadan önce yedikleri son akşam yemeğini resmettim. Masada 13 kişi bulunmaktadır, yemekte çorba ve illa ki şarap içilmiştir. İsa, Peter’in onu 3(üç) kere inkar edeceği kehanetini de bu yemek sırasında yapmıştır. Masadakilerin tamamını karşı tarafa sıkıştırdım ki siz baktığınızda hepsinin yüzünü görün. Judas’ın (Escariot) yüzündeki suçlu ifadeye de dikkatinizi çekmek isterim. Sevgiler, michelangelo”

Ya da gittiniz Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini dinlediniz sonra baş kemancı kalkıp: “bu eserde Antonio Vivaldi mevsimleri ve bunların geçişkenliğini yaylı sazlar (yani yayları olan kemanlar) kullanarak anlatmıştır.” dese yine tuhaf karşılardık.

Yoksa ilkokulda “ilkbahar, yaz, sonbahar, kış” diye öğreniyoruz daha hayat bilgisi dersinde. Belki bizim ülkemizde değil ama dünyada Hıristiyan çocuklarının hepsi İsa’nın havarileri ile bir son akşam yemeği yediğini, Judas’ın onu ihbar ettiği için suçluluktan kendini astığını, Peter’in “yoo, ne alakası var? ben tanımam, etmem İsa’yı!!!” dediğini Kitap’ından öğrenebilir/öğrenmektedir.

Estetik, ancak duyu organlarımızla algılayacağımız bir şey olduğu için, bir yandan illa ki doğru anlaşılmayı isteyip bir yandan da bunun (estetiğin) kaygısını taşımak oldukça, elbette ki, zor bir şeydir. Beynimin anlayacak yerlerine doğrudan değil de hissedebilecek yerlerinin dolayımı (mediation) ile hitap etmek ancak bir sanatçının yapabileceği bir şeydir. Hûlasa, benim sanattan beklediğim bu çömlekçinin kenarlarında kendi öyküsünü taşıyan işlemeleri olan ama yine de kuru fasulye pişirmede rahatlıkla kullanabileceğim, asıl olarak ise, kıyamayıp kullanmayacağım bir güveç yapmasıdır. Bir sanatçıyı da benim gibi bir faniden ayıran şey tam da bu yetenektir. Eserin kendi bütünlüğündeki bir TRT çömlekçisi, bence, sanatçının anlaşılma/mesaj kaygısının yoğunluğundan ve kendine, bazı durumlarda da izleyicisine duyduğu güvensizlikten kaynaklanacaktır.

Bir tablonun, ikonanın, müzik parçasının, şiirin, tiyatro oyunun, opera eserinin ne gibi imgelerle bezendiğinden sanatçının aslında ne anlattığına ve bunu hangi yöntem, teknik, renk nota ve enstrümanlar kullanarak yaptığına kadar anlaşılması başta o eseri seyreden/dinleyenlerin ama asıl sanat tarihçilerinden eleştirmenlerine bunu kendisine iş edinmiş kişilerin yapması gereken bir şeydir; ama illa ki post factum yapılması gereken bir şeydir. Zira estetik, bir sanat eserini diğer bütün yapıtlardan ayıran şeydir. Bir ders kitabı yazarsam anlatmak istediğim şeyi iyi ve kolay anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya dikkat etmeliyim, zira öğrencilerim onu okuyup anlayacaklar ve orada anlatılanları uygulayacaklar. Dolayısıyla estetik bir kaygı gütme zorunluluğum olduğu ya da muhayyilelerinde canlandırsınlar diye bazı noktaları açıklamadan bırakmam çok düşünülemez. Duyusal hiçbir uyarıcı içermeyen, estetikten uzak, baştan sona sıkıcı ama teknik olarak çok bilgi verici bir ders kitabı değerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.

Amma ve lakin, eğitimli eleştirmenleri, sanat tarihçilerini bir kenara bırakırsak bir sanat eserini takdir edebilmeye (art appreciation) başlayabilmek için kendisini ve çevresini gözlemek üzere yola çıkmış, idrake biat etmiş, inkişafa ve başka insanların anlatacaklarına kulak kabartan, aynı zamanda da estetiğe gönül vermiş izleyiciler olmak gerekir. Muhayyilesinde açılacak bir kapıdan içeri girmeye korkmayacak liberallikte bir zihin de buna sonradan eklenecektir.

Aslında (çok kısaca) daha müreffeh bir yaşam standardı ve üyeleri arasındaki adaleti sağlamak için sadece bir araç olan devletin desteğiyle/eliyle yapılan sanat, yazık ki bu yukarıda bahsini ettiğim duyusal hazzı bana bir mertebeye kadar, “asilerin” gözlerden kaçırmayı başardığı üç beş eser ile verebilecektir. Devletin bu sözde özerk kurumlarından (TRT, Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları vb.) öğrendiklerim elbette ki, egemen söylemin ajanlarını içerecektir. Ben devlet olsam ben de öyle olmasını sağlardım. Ama devlet olmadığım için sanattaki özgürleşmenin taraftarı olmakta da bir sakınca görmüyorum. Kitlelere aktarılsın diye üç oyun yazarı, sekiz romancı, iki de bestekâr tutmama vesile olacak bir mesajım da olmadığına göre maruzatım bu kurumlardan, özellikle de Devlet Tiyatrolarından, benim bile nedenini anlayamadığım bir inat ve ısrarla, izlemeye devam ettiğim eserlerdeki TRT çömlekçilerinin çıkarılmasıdır. Başlarda bir belki iki kişi alacaktır sanatçının mesajını ve görecektir içindeki estetiği. Hâlâ 301. madde gibi maddelerin bulunduğu bir Anayasa’ya sahip olduğumuz için, hayâl kurmak neredeyse cürüm sayıldığı için, nüfusun çok azı bir sanat eseri ile ilgilenmeye başlayabilmesine yeter kalitede bir örgün eğitim alabildiği için (hatta bir önemli kısmı okul kapısından bile giremediği için), şehirlerimiz çirkinlikten bakılmaz halde olduğu için vs. tarifini verdiğim izleyicilerin kritik kitleyi oluşturduğu bir izleyici profiline ulaşmak nesiller alacaktır. Ama, ahkâm kesmekten iş yapmaya vakit bulamayan insanların ülkesi olan yurdumuzda bile, bir yerden başlamak gerekir, zannımca, kendimize ve kendimizden başkasına güvenmeye.

Bahsini etmeden geçmem, bütün bu yazıya vesile olan Ankara Devlet Tiyatrosu’nun “Tek Kişilik Şehir” adlı oyunun yazarından teşrifatçısına haksızlık olacaktır. Elbette bir tiyatro eserini eleştirebilecek kuramsal bilgi ve tecrübeden yoksunum, ama aklımda bıraktıklarını kısaca yazmamda bir sakınca olmaz herhalde.

21. yüzyılda teknoloji ve değişen modern yaşam ile evlerine, bilgisayarlarının yani internetin başına çakılı kalmış, kaliteli insan temasından uzaklaşarak yalnızlığında boğulan ama bunu fark edecek kadar bile zamanı olmayan metropol bireylerini ve onların kaybettikleri ile aslında (geri) kazanmak istediklerini anlatan Tek Kişilik Şehir, uzun zamandır izlemediğim iyilikte, kalkıp gitmeye ve dahi alkışlamaya değer bir oyun. Oyuncuların içtenliği ve işlerinin ehli oldukların her hallerinden anlaşılabiliyor. Dilinin sadeliği ve akıcılığı ile öyküsünün güncelliği çok etkileyici. Yer yer artarda sıralan ve bitmeyecekmiş gibi gelen örneklerle uzatılmış diyalogları dikkatimin dağılmasına ramak kala bittikleri için mazur görebiliyorum. Başından sonuna nereye varacağını bildiğim, bilmesem de tahmin edebileceğim (hepimizin bildiği/tahmin edebileceği) bir öykü olsa da kendini pür dikkat izlettirmeyi başarıyor. Finali çok heybetli. Ta ki TRT çömlekçisine kadar.

İlk Yayımlanış: 9 Ocak 2008 @www.yorumlayanlar.com

Advertisements

1 Comment

  1. “TRT” çömlekçisi. Bayıldım bu ifadeye. Post modern bilimde sanat da aktif rol oynamaya başlamışken Türkiye buna neresinden katılacak bilmiyorum. Eğitim sistemimize baktıkça kendimi çok çaresiz hissediyorum. “TRT çömlekçileri” her yerde. Üstelik en büyük sorunlardan biri hep aynı çömleği yapıyorlar. Yazını çok begendim Ebru.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s