“Benimle evlenir misin?”

Size bir yalan söyleyerek başlayayım. Ben hayatım boyunca evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yalanım acaba hangisi, size yalan söyleyeceğimi söylediğim cümle mi, zira yazım o cümle ile başlıyor yoksa yalan olması daha muhtemel gibi görünen ikincisi mi?

Evde kalmış, daha kurumamış ama büyük ihtimalle kuruyacak bir kızdan okuyorsunuz bu cümleleri desem, istihza ile gülümsersiniz değil mi? Aklınızda hiçbir şey geçmese bile “Kimse almadı mı seni?” diye geçer. Biri beni almalıdır, çünkü ben pazarcı tezgahında birinin beni eve götürmesini bekleyen bir elmayım.

Bu satırlar evlilik iyidir ya da kötüdür kararını vermek üzere yazılmıyor. Bu satırlar düğününde giyeceği gelinliği bile 12 – 13 yaşlarında kararlaştırmış, sonra “mecburen” okumak zorunda kalmış, bu okuduklarından zerre kadar bir şey anlamamış, diplomaları olmayan kadınlarından hiçbir farkları olmayan yani eğitimin kâr etmediği kadınların, hayatları boyunca “biri gelse beni tezgahtan alsa” diye diye beklemeleri üzerine nihayet biri onları aldığında evliliklerinin niye hiçbir şeye benzemediğini, tam da bu gruba anlatmak üzere yazılmaktadır.

Biraz evrimden bahsedelim: kadın ve erkek birbiriyle çakışan hatta ters yönlere giden evrimsel amaçların mamulleridirler. Bunlar benim değil, “Erkeğin Karanlık Yüzü” kitabının yazarı Michael p. Ghiglieri’nin. Olduğu gibi benimsiyorum. Bu amaçların ayrıntılarını gidiniz bu kitaptan okuyunuz ben üçüncü sayfadan sonrasını okumadım, ukalalığımdan elbette. Ben, yıl be yıl tefekkürün, istişarenin üzerine çıkarsadıklarımla özetleyeceğim bunları. Efendim, kadın ve erkek üremek ister çünkü tür devam etmelidir. Bunu anladık, erkeğin binlerce seks partnerine karşılık kadının yavrulamak için yılda en fazla bir seks partneri olduğu kısmını da bilmiyorsak bile tahmin edebiliriz (bkz. kedilerin 9 hafta, insanların 38 hafta kuluçka süreleri). Sonra tabii veledi koruma büyütme işi var, zaten aşkın ömrü de üç yıl vs. vs. vs.

Sonra, BBC’de de izlemiştim kadınlar bir erkekle birlikte olup olmayacaklarına, temelde ondan çocuk yapıp yapmayacaklarına erkeği gördükleri andan itibaren dört dakika içinde karar verirlermiş. Erkeklerin buradaki seçme hakkı hem kendi doğaları hem de olayın doğası itibariyle kısıtlı, ondan bahsetmeyeceğim bile.

Bu da iki oldu. Binaenaleyh, evrimci kuram açısından her bir sevişme aslında türemek (tür ve üremek) için birer eylemdir. Tabii hormonlardı; aşktı; seviyoruz, ebediyen birlikte olacağızdı; yakınlık kısımları var ama geçelim onları bu yazılık, lütfen!

Bir de erkek asla emin olamaz ama kadın hep bilir o bebeğin babası kim tarafı var. Bu, evliliğin yani uzun süreli tek eşli ilişkinin ortaya çıkış nedenlerinden ilki. Sonra ortalıkta genç genç kızlar dolaştıkça yaşı geçen ve doğurmaktan ve yıllar yüzünden pörsümüş diğer kadınların da hâlâ sevişmek istemesi ve çocuklarının babalarını evde tutma ihtiyacı da evliliğin bir kurum olarak anılmaya başlanıp kafalarımıza bu şekilde kazınmasının ikinci nedeni. Buradan sonra üçüncü hatta bininci nedeni bile söylemek mümkün ama ihtiyacım olan şeyi bu kadarı verecek bana. Bu şey de: evliliğin kadınlar ve erkekler tarafından ortaklaşa bir şekilde devam ettirilen bir kurum olduğu. Tam bir danışıklı dövüş, ortak kararname, hatta kanun hükmünde kararname. Erkeğin bu hesaptaki cürümlerini sıralamayacağım. Sevdiğim bir arkadaşımın tabiriyle cinsiyet kusuru deyip geçeceğim bu seferlik. Ben kendi cinsimi bu girdaptan kurtarma çabasındayım, en azından kurtulabilecek, nasır tutmamış dimağları.

Efendim, bu kız çocuklarımız, akrabalarının düğünlerine melek kisvesi altında gelinlikle götürülürler, ilkokul-ortaokul-lise ve dahi üniversitede defterlerinin kenarlarında kalpler çizilidir, pembeye bir düşkünlükleri vardır, tüylü kalemdi bilmemneydi hep bu grup kızlar satın alsın diye üretilmiştir, ayrıca her şeyin satıldığı o dükkânlardaki eteklerine evdeki fazla alışveriş torbalarının sokuşturulduğu kız bebekler de onlar için üretilmiştir. Masallar da… ve sonra pamık prensesle prens evlenmişler, külkedisini prens almış saraya götürmüş, rapunzeli saçından tuttuğu gibi düğün halayına katmış prins çarming, prenses fiyona şirekle evlenmiş gibi. Bu masallarda varolan prens ejderha dövmekten, kuleye tırmanmaktan, büyü bozmaktan başka bir işe yaramaz. Masalların unutulan tarafı (yoksa masal olmazlardı) ise bu insanların sonsuza kadar mutlu yaşadıkları kısımların ayrıntılarının verildiği kısımlardır. Mesela pamuk prensesin kocası pamuk kral eve geç geldiğinde kavga etmiyorlar mıydı? Ya da rapunzel’in kuaför masraflarına kocası kral rapuzel zengin bir kral olduğu için sesini çıkarmıyor muydu? Önce külkedisi sonra Sindirella olan prenses sürekli cam ayakkabı almaya nereye gidiyordu ya da ayakkabının topuğu kırıldığında ayağına batan cam parçaları için sürekli estetik cerrahi masrafları kraliyetin hazinesinden mi prensesin mutfak harçlığından mı karşılanıyordu?

Bu kısımlardan kimse bahsetmiyor, sonsuza kadar nasıl mutlu yaşanır kimse anlatmıyor. Masalların en önemli kısmı sümenaltı edilmiş gitmiş.

Biraz da psikolojinin 50’lerden kalma bir akımına bakalım. Der ki Gestalt psikolojisi “bütün, parçalarının toplamından daha büyüktür”. Bunun dışında bir de bu bütünün yaşamdaki her durum, duygu ve ilişki için tamamlanması gerekliliğinden yoksa içimizde kalacağından bahseder. Ayrıntılar yine gereksiz. Benim bunca yıl kadınlık tecrübem ve kadınlarla olan mesaimin ardından çıkarsadığım şey şudur: kadın birlikte olup olmayacağına ilk 4 dakikada karar vererek başladığı Gestalt döngüsünü, tamamen hatalı bir şekilde, evlendiği yani gelinliği giydiği gece tamamlanmak üzere kuruyor. Düğünden ya da nikâhtan sonra, artık üremek erkeğin ve kendisinin aslî görevi olduğu için Gestalt döngüsüne dâhil edilmiyor. Zira evlenip birinin karısı olmak, bunun sonucunda da anne olmak kadınlık şablonunun/stereotipinin son ve en zayıf halkasıdır. Ayrıca anne olmak cennete gitmek için de piyano biletidir, annelerin ayakları altında olduğuna göre. Hele üredikten sonra çocuğuna “aşkım” gibi hitabet sözleri kullanan kadınlar, ikinci çocuğa kadar kocalarının varlığını unutuyorlar.

Bu, Sören’in (Kierkegaard) geleceği yad etmek ve geçmişi umut etmek diye tabir ettiği sözlerine götürüyor beni. Kadınlar hiç yaşamadığı bir geleceği yad etmeye devam edip, çocukluğundan itibaren eskittiği ve şimdiki zamana pek işinin düşmediği bekarlık zamanlarından sonra geçmişi umut etmeye başladıkları bir döneme girerler. O kadar mutsuz olurlar ki, etraflarında mutlu olmaya niyeti olan zavallı bir kaktüsü bile soldururlar.

Aslına bakınca, kız çocuklarına tasallut eden bu melanet kimseyi memnun etmiyor. Şimdiki anların öneminin kaybolduğu, mutlaka gizli bir ajandanın olduğu, istediği şeyin o olduğunu sanıp aslında ondan çok uzakta bir yerde olmayı isteyerek yaşanan bir hayat kaybedilmiş bir hayattır. Milyonlarca hayat kaybediliyor bu şekilde. Bu tarihin en büyük katliamıdır. Bu şekilde evlenmiş, nafile yaşayan, yakın bir zamanda alnına bir öpücük kondurulmamış ve o öpücük için evde çıkarmadığı çıngar kalmayan milyonlarca kadın var bu ülkede. Böyle bir hayata kimse mahkûm edilmemeli. Bir kız çocuğunu evlilik hayalleri ile büyütmek insanın evladına yapabileceği en büyük kötülüktür, onu sanattan, erkekten, yemekten ve kendinden zevk alan bir insandan çok bir gizli ajan yapmaktır bu. Karşısında oturan adama “neden hâlâ evlenme teklif etmiyor?” diye bakmak ve bunu açıkça ifade etmenin küçük düşmek olduğunu düşünerek yaşamak ne ağır?

Artık siz karar verin, yalan bu yazının neresinde?

İlk Yayımlanış: 25 Kasım 2007 @www.yorumlayanlar.com

Advertisements

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s