Aslında Siz Çok Mutlu İnsanlarsınız!

Bir gün bir öykü yazmıştım, birkaç saat içinde satırlar parmaklarımdan dökülüvermişti. 8-10 sayfalık öykümün kendini anlatmadaki zayıflığına, anlatmak istediğim şeyin belirsiz kaldığına o kadar emin olmalıyım ki içten içe, sonuna karakterlerimin yaşadıklarını bir iki cümle ile özetleyen bir çömlekçi ekleyivermiştim. Beğenecek mi bakalım diye öykümü okuduğum arkadaşım “ikinci paragrafı başa alsan benim ilgimi daha çabuk çeker bu öykü” ve buna bir benzer birkaç yorum daha yaptıktan sonra söylediklerinde beni en çok düşündüren şey “sonundaki o TRT çömlekçisini kaldır at” demesi olmuştur. TRT çömlekçisi… Kendimi anlatamadığımdan son derece emin olarak böyle bir kısım eklemiştim ve arkadaşım da “TRT çömlekçisi” tabiriyle tam da bunu anlatıyordu. Continue reading

Yeni Zelanda’nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler

Bugün kahve falında bana “hiç tahmin etmediğin bir aşkın haberini alacaksın” dediler. İlerleyen saatlerinde günün, aldım gerçek bu haberi. Âşık olduğum günkü kadar sevindim bu aşka ben. Zihin durmaz ya, benimki de durmadı; bu hayatta bir ben eksikmişim gibi aşk konusunda üfürmemiş olan, katılmaya karar verdim üfürmüşlerin arasına. Bu sözünü ettiğim aşkta beni en heyecanlandıran kısım fena halde idrak içinde, dediğim dedik birinin âşık olması ve bu idraki ile aşkını aynı kefeye nasıl koyacağını merak etmemdir. O iş nasıl ilerleyecek göreceğiz elbet ama ben üfürmeme ivedilikle başlamalıyım, hem de bir iki klişe ile ya da aşk hakkında çok belki de az bilinenlerin bir kısmı ile:
-Aşk, hastalıklı bir haldir.
-Aşk, duygulanım nesnesinin yani mâşuğun sonsuz yüceltilmesini içeren bir süreçtir. Hüsran durumunda yerin dibine batırılmasını da.
-Aşk, bunların yanı sıra mâşuğun âşığa yani insanın kendisine ne kadar da benzediğini ‘kanıtlamayı’ içeren bir süreçtir.
Şimdi, B şahsına âşık olan A şahsı, B şahsını sonsuz derecede yüceltmektedir. Eşzamanlı olarak da B’nin A’ya benzemesi gerekmektedir, benzemiyorsa da (temiz bir) benzetilmesi hatta bir tür kolektif zihne yönelinmesi gerekmektedir. Yani, fiiliyatta var olmayan, ihtimalen de hiç var olmayacak olan A’ (A üssü diye okunur) B’nin kendine ilişkin temsiline yani B’ (B üssü okunur)’ne benzetilecektir. e.g. “ikimiz de Tarkovski filmlerine bayılıyoruz”, “biliyor musun, o da tıpkı benim gibi domatesi şekerli seviyormuş”. Continue reading

“Benimle evlenir misin?”

Size bir yalan söyleyerek başlayayım. Ben hayatım boyunca evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yalanım acaba hangisi, size yalan söyleyeceğimi söylediğim cümle mi, zira yazım o cümle ile başlıyor yoksa yalan olması daha muhtemel gibi görünen ikincisi mi?

Evde kalmış, daha kurumamış ama büyük ihtimalle kuruyacak bir kızdan okuyorsunuz bu cümleleri desem, istihza ile gülümsersiniz değil mi? Aklınızda hiçbir şey geçmese bile “Kimse almadı mı seni?” diye geçer. Biri beni almalıdır, çünkü ben pazarcı tezgahında birinin beni eve götürmesini bekleyen bir elmayım. Continue reading

Olur mu hiç üç kulak? Dön de aynaya bak!

Her gün eylemlerimize n kadar olasılık arasından karar verip yapıyoruz. Örneğin tesisatçıyı bugün değil de yarın arıyoruz, ekmek almaya sigaramız da bitince gidiyoruz ya da belki eve bir gelen varsa ikisini de ona ısmarlıyoruz. Bu n kadar olasılık yapacağımız eylemin ya da vereceğimiz kararın ehemmiyetine göre değil de yaratabildiğimiz alternatiflere, müdahil olan kişi sayısına, aciliyetine göre ve şimdi aklıma gelmeyen başkalarına bağlı olarak belirleniyor. Yapmak zorunda olduğumuzu biz düşünüyoruz, hâlbuki bu hayatta hiçbir şeyi yapmak zorunda değiliz. Nihayet toplum parametrelerinin değiştiği varsayılan bir çağda yaşıyoruz. Sonuçlarını göze alabildiğimiz sürece diye başlayan bir cümle kurmama bile gerek yok, aslına bakarsanız sonuç monuç diye bir şey de olmayabilir; bireyin bunları algılayışına bağlı olarak. Continue reading

TEHAYYELET ES-SEMA*

Türk insanı kanaatkârdır. Önüne ne koyarsan onu yer, bir şey koymazsan sesini çıkarmaz. Demokrasi ile işi olmaz çünkü ekâbir bildiklerinin ona verdiklerini saygı ile kabullenir. Hâline şükreder, kanaat eder. Kıt kanaat geçinmeye rıza gösterir.

Geçinmek derken karnını doyurmayı elbette kast ediyorum, ilaveten ruhunu doyurmayı da kast ediyorum. İnsan ruhunun gıdası nedir? En bilineni müzik. Bu kısımda hem Türk Halk müziği hem de Türk Sanat Musikisi oldukça doyurucu. Ruhun her hâline bir meze bulmak mümkün bunlarda. Lakin, bugünlerde bu iki müzik türünün tama’kar piyasanın eline geçtiği ve gerek türkü gerekse musiki adı altında “pop müzikten” başka bir şey olmayan, sözlerindeki derinlik mutfak lavabosununki kadar bile olmayan yapıtlar çınlamakta ülkemin diskolarında, barlarında. Türkiye halkı bu yapıtlara kanaat ederek estetik gücü yüksek yapıtların önünü kendi kesiyor. Müzik uçar kaçardır, kulakta pas bıraksa da iyisine ulaşmak mümkün. Ben genellikle imtina etsem de bazen de aldırmıyorum “çikita muzz muuzzz” diye salınmaya. Continue reading