Aslında Siz Çok Mutlu İnsanlarsınız!

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Bir gün bir öykü yazmıştım, birkaç saat içinde satırlar parmaklarımdan dökülüvermişti. 8-10 sayfalık öykümün kendini anlatmadaki zayıflığına, anlatmak istediğim şeyin belirsiz kaldığına o kadar emin olmalıyım ki içten içe, sonuna karakterlerimin yaşadıklarını bir iki cümle ile özetleyen bir çömlekçi ekleyivermiştim. Beğenecek mi bakalım diye öykümü okuduğum arkadaşım “ikinci paragrafı başa alsan benim ilgimi daha çabuk çeker bu öykü” ve buna bir benzer birkaç yorum daha yaptıktan sonra söylediklerinde beni en çok düşündüren şey “sonundaki o TRT çömlekçisini kaldır at” demesi olmuştur. TRT çömlekçisi… Kendimi anlatamadığımdan son derece emin olarak böyle bir kısım eklemiştim ve arkadaşım da “TRT çömlekçisi” tabiriyle tam da bunu anlatıyordu.

Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçti. Ama bu “TRT çömlekçisi” tabiri gereksiz didaktikliği ya da açıklamaları ifade etmek için yerleşik olarak kullandığım bir tâbir haline geldi. Kime söylesem bu tâbirin ne anlama geldiğini istisnasız anlıyor. TRT çömlekçisi yani gereksiz ve insanı neredeyse aptal yerine koyan bir didaktiklik ve patronluk taslama. “Bu okuduğunuz, izlediğiniz sanat ya da fikir eserinin ana teması budur ve şu ders çıkarılmalıdır.”

Beri yandan edebiyattan tiyatroya, müzikten resme, şiire kadar sanatı, yaratıcısının kendisini yani dünyaya ilişkin algısını anlatma çabası ve bunu da aslında yüksek olması gereken estetik standartlar ile yapması diye tanımlarsam sanattaki didaktikliğin, benim yaptığım tanım itibariyle gereksiz bir şey olduğu sonucuna ulaşırım. Sanat, benim anladığım şekliyle, o ifade edilmek istenen şeyi, bana, benim akıl edemediğim ve yeteneklerimin el vermediği şekillerde anlatmalı ve muhayyilemde bir temsil yaratabilmek üzere bana bir kapı açmalıdır. Buna bağlı olarak sanat eseri de, sanatçının ilham perisiyle seviştiği bir geceyi anlattığı ortamdır (medium). Bu eserin pornografi mi, cinsel sağlık dersi mi yoksa son derece duyusal (sensual) erotik bir anlatı mı olacağına içerdiği estetiklik ve muhayyilem için açtığı kapının genişliği karar verdirecektir.

Örneğin “Son Akşam Yemeği” tablosu altında şöyle bir not düşülmüş olsa gülünç olurdu: “Bu tabloda İsa Hazretleri ve havarilerinin, İsa (Hz.) yakalanmadan önce yedikleri son akşam yemeğini resmettim. Masada 13 kişi bulunmaktadır, yemekte çorba ve illa ki şarap içilmiştir. İsa, Peter’in onu 3(üç) kere inkar edeceği kehanetini de bu yemek sırasında yapmıştır. Masadakilerin tamamını karşı tarafa sıkıştırdım ki siz baktığınızda hepsinin yüzünü görün. Judas’ın (Escariot) yüzündeki suçlu ifadeye de dikkatinizi çekmek isterim. Sevgiler, michelangelo”

Ya da gittiniz Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini dinlediniz sonra baş kemancı kalkıp: “bu eserde Antonio Vivaldi mevsimleri ve bunların geçişkenliğini yaylı sazlar (yani yayları olan kemanlar) kullanarak anlatmıştır.” dese yine tuhaf karşılardık.

Yoksa ilkokulda “ilkbahar, yaz, sonbahar, kış” diye öğreniyoruz daha hayat bilgisi dersinde. Belki bizim ülkemizde değil ama dünyada Hıristiyan çocuklarının hepsi İsa’nın havarileri ile bir son akşam yemeği yediğini, Judas’ın onu ihbar ettiği için suçluluktan kendini astığını, Peter’in “yoo, ne alakası var? ben tanımam, etmem İsa’yı!!!” dediğini Kitap’ından öğrenebilir/öğrenmektedir.

Estetik, ancak duyu organlarımızla algılayacağımız bir şey olduğu için, bir yandan illa ki doğru anlaşılmayı isteyip bir yandan da bunun (estetiğin) kaygısını taşımak oldukça, elbette ki, zor bir şeydir. Beynimin anlayacak yerlerine doğrudan değil de hissedebilecek yerlerinin dolayımı (mediation) ile hitap etmek ancak bir sanatçının yapabileceği bir şeydir. Hûlasa, benim sanattan beklediğim bu çömlekçinin kenarlarında kendi öyküsünü taşıyan işlemeleri olan ama yine de kuru fasulye pişirmede rahatlıkla kullanabileceğim, asıl olarak ise, kıyamayıp kullanmayacağım bir güveç yapmasıdır. Bir sanatçıyı da benim gibi bir faniden ayıran şey tam da bu yetenektir. Eserin kendi bütünlüğündeki bir TRT çömlekçisi, bence, sanatçının anlaşılma/mesaj kaygısının yoğunluğundan ve kendine, bazı durumlarda da izleyicisine duyduğu güvensizlikten kaynaklanacaktır.

Bir tablonun, ikonanın, müzik parçasının, şiirin, tiyatro oyunun, opera eserinin ne gibi imgelerle bezendiğinden sanatçının aslında ne anlattığına ve bunu hangi yöntem, teknik, renk nota ve enstrümanlar kullanarak yaptığına kadar anlaşılması başta o eseri seyreden/dinleyenlerin ama asıl sanat tarihçilerinden eleştirmenlerine bunu kendisine iş edinmiş kişilerin yapması gereken bir şeydir; ama illa ki post factum yapılması gereken bir şeydir. Zira estetik, bir sanat eserini diğer bütün yapıtlardan ayıran şeydir. Bir ders kitabı yazarsam anlatmak istediğim şeyi iyi ve kolay anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya dikkat etmeliyim, zira öğrencilerim onu okuyup anlayacaklar ve orada anlatılanları uygulayacaklar. Dolayısıyla estetik bir kaygı gütme zorunluluğum olduğu ya da muhayyilelerinde canlandırsınlar diye bazı noktaları açıklamadan bırakmam çok düşünülemez. Duyusal hiçbir uyarıcı içermeyen, estetikten uzak, baştan sona sıkıcı ama teknik olarak çok bilgi verici bir ders kitabı değerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.

Amma ve lakin, eğitimli eleştirmenleri, sanat tarihçilerini bir kenara bırakırsak bir sanat eserini takdir edebilmeye (art appreciation) başlayabilmek için kendisini ve çevresini gözlemek üzere yola çıkmış, idrake biat etmiş, inkişafa ve başka insanların anlatacaklarına kulak kabartan, aynı zamanda da estetiğe gönül vermiş izleyiciler olmak gerekir. Muhayyilesinde açılacak bir kapıdan içeri girmeye korkmayacak liberallikte bir zihin de buna sonradan eklenecektir.

Aslında (çok kısaca) daha müreffeh bir yaşam standardı ve üyeleri arasındaki adaleti sağlamak için sadece bir araç olan devletin desteğiyle/eliyle yapılan sanat, yazık ki bu yukarıda bahsini ettiğim duyusal hazzı bana bir mertebeye kadar, “asilerin” gözlerden kaçırmayı başardığı üç beş eser ile verebilecektir. Devletin bu sözde özerk kurumlarından (TRT, Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları vb.) öğrendiklerim elbette ki, egemen söylemin ajanlarını içerecektir. Ben devlet olsam ben de öyle olmasını sağlardım. Ama devlet olmadığım için sanattaki özgürleşmenin taraftarı olmakta da bir sakınca görmüyorum. Kitlelere aktarılsın diye üç oyun yazarı, sekiz romancı, iki de bestekâr tutmama vesile olacak bir mesajım da olmadığına göre maruzatım bu kurumlardan, özellikle de Devlet Tiyatrolarından, benim bile nedenini anlayamadığım bir inat ve ısrarla, izlemeye devam ettiğim eserlerdeki TRT çömlekçilerinin çıkarılmasıdır. Başlarda bir belki iki kişi alacaktır sanatçının mesajını ve görecektir içindeki estetiği. Hâlâ 301. madde gibi maddelerin bulunduğu bir Anayasa’ya sahip olduğumuz için, hayâl kurmak neredeyse cürüm sayıldığı için, nüfusun çok azı bir sanat eseri ile ilgilenmeye başlayabilmesine yeter kalitede bir örgün eğitim alabildiği için (hatta bir önemli kısmı okul kapısından bile giremediği için), şehirlerimiz çirkinlikten bakılmaz halde olduğu için vs. tarifini verdiğim izleyicilerin kritik kitleyi oluşturduğu bir izleyici profiline ulaşmak nesiller alacaktır. Ama, ahkâm kesmekten iş yapmaya vakit bulamayan insanların ülkesi olan yurdumuzda bile, bir yerden başlamak gerekir, zannımca, kendimize ve kendimizden başkasına güvenmeye.

Bahsini etmeden geçmem, bütün bu yazıya vesile olan Ankara Devlet Tiyatrosu’nun “Tek Kişilik Şehir” adlı oyunun yazarından teşrifatçısına haksızlık olacaktır. Elbette bir tiyatro eserini eleştirebilecek kuramsal bilgi ve tecrübeden yoksunum, ama aklımda bıraktıklarını kısaca yazmamda bir sakınca olmaz herhalde.

21. yüzyılda teknoloji ve değişen modern yaşam ile evlerine, bilgisayarlarının yani internetin başına çakılı kalmış, kaliteli insan temasından uzaklaşarak yalnızlığında boğulan ama bunu fark edecek kadar bile zamanı olmayan metropol bireylerini ve onların kaybettikleri ile aslında (geri) kazanmak istediklerini anlatan Tek Kişilik Şehir, uzun zamandır izlemediğim iyilikte, kalkıp gitmeye ve dahi alkışlamaya değer bir oyun. Oyuncuların içtenliği ve işlerinin ehli oldukların her hallerinden anlaşılabiliyor. Dilinin sadeliği ve akıcılığı ile öyküsünün güncelliği çok etkileyici. Yer yer artarda sıralan ve bitmeyecekmiş gibi gelen örneklerle uzatılmış diyalogları dikkatimin dağılmasına ramak kala bittikleri için mazur görebiliyorum. Başından sonuna nereye varacağını bildiğim, bilmesem de tahmin edebileceğim (hepimizin bildiği/tahmin edebileceği) bir öykü olsa da kendini pür dikkat izlettirmeyi başarıyor. Finali çok heybetli. Ta ki TRT çömlekçisine kadar.

İlk Yayımlanış: 9 Ocak 2008 @www.yorumlayanlar.com

Yeni Zelanda’nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Bugün kahve falında bana “hiç tahmin etmediğin bir aşkın haberini alacaksın” dediler. İlerleyen saatlerinde günün, aldım gerçek bu haberi. Âşık olduğum günkü kadar sevindim bu aşka ben. Zihin durmaz ya, benimki de durmadı; bu hayatta bir ben eksikmişim gibi aşk konusunda üfürmemiş olan, katılmaya karar verdim üfürmüşlerin arasına. Bu sözünü ettiğim aşkta beni en heyecanlandıran kısım fena halde idrak içinde, dediğim dedik birinin âşık olması ve bu idraki ile aşkını aynı kefeye nasıl koyacağını merak etmemdir. O iş nasıl ilerleyecek göreceğiz elbet ama ben üfürmeme ivedilikle başlamalıyım, hem de bir iki klişe ile ya da aşk hakkında çok belki de az bilinenlerin bir kısmı ile:

- Aşk, hastalıklı bir haldir.

- Aşk, duygulanım nesnesinin yani mâşuğun sonsuz yüceltilmesini içeren bir süreçtir. Hüsran durumunda yerin dibine batırılmasını da.

- Aşk, bunların yanı sıra mâşuğun âşığa yani insanın kendisine ne kadar da benzediğini ‘kanıtlamayı’ içeren bir süreçtir.

Şimdi, B şahsına âşık olan A şahsı, B şahsını sonsuz derecede yüceltmektedir. Eşzamanlı olarak da B’nin A’ya benzemesi gerekmektedir, benzemiyorsa da (temiz bir) benzetilmesi hatta bir tür kolektif zihne yönelinmesi gerekmektedir. Yani, fiiliyatta var olmayan, ihtimalen de hiç var olmayacak olan A’ (A üssü diye okunur) B’nin kendine ilişkin temsiline yani B’ (B üssü okunur)’ne benzetilecektir. e.g. “ikimiz de Tarkovski filmlerine bayılıyoruz”, “biliyor musun, o da tıpkı benim gibi domatesi şekerli seviyormuş”.

Bu bizi ilk klişeye getiriyor yani A’ ile B’’nün ilişkisine yani aşkın hastalıklı gerçek üstü/dışı bir hal olmasına. Ancak aşk bitip sular durulduğunda “ben ondan çok şey aldım o zamanlarda” gibi ya da “yani inanabiliyor musun kız buz hokeyine merak saldı ya!” gibi cümlelerle tespiti mümkün olacaktır ama A, B’yi A’ ’ne benzetecektir. Aradaki sürekli tansiyonun nedeni yani bitmez tükenmez küsüp-barışmaların nedeni, yazık ki B’nin de bir fâni olması ve tıpkı A’nın yaptığı gibi âşık olduğu şahsı kendisine yani B’ye hatta B’ ’ne benzetmeye çalışacak olmasıdır. Tamamen karşılıklı aynı türden amaçlara yönelinmiş bir durum yani.

Peki, bu iki -aslında- aklı başında insan bunu niye yapmak isteyecekler? Çünkü, insan en çok kendisini sever, beğenir. İnsan eşi benzeri hiçbir canlıda görülmemiş şekilde narsisttir ve başka bir insanı bu kadar arzuluyorsa bu ancak ve ancak kendisi olabilir; kendisi değilse bile kendisidir! Üstelik, bilindiği gibi narsiszmin neredeyse hiçbir gerçekçi temeli yoktur, tamamen çarpık bir algının sonucudur. Bkz. “ben çok süperim, uçabilirim istersem!”. Yani biz A isek bile kendimizi A’ algılarız ve aslına bakarsanız, çevremizdeki herkesle A’ halimizle kurarız bütün ilişkilerimizi. Ama âşık olmadığımız yani kuyruklarımıza bu kadar basılmadığı zamanlarda ötekini hâkir görme pahasına beğenmiyoruz ve uzlaşma ya da illa bize benzemesi ihtiyacında olmuyoruz. Tabii burada atlamamak gerekir: A’=B’ ise B’ ’nün A’ ’nü beğenmemesi durumu yani denkliğin hatta eşitliğin bozulması durumu da abestir. Onun için de B’, A’ ’nü tamamen ve koşulsuz beğenmelidir. Onun bizi arzulaması dünyada en çok arzuladığımız şeydir, zaten o bense, benim beni arzulamamam gibi bir durum çıkar ortaya ki bu da saçmalıktan başka bir şey değildir, narsistimiz için.

Bu durumu daha da eğlenceli hale getirelim. Üst beynin yani korteksimizin (beyin diye en çok bilinen buruş buruş kısım) bu A’ (yani narsisistik) algısının kendisine benzetmek üzere kime yöneleceğine de limbik sistemimiz karar vermekte, yani alt beynimiz, beynimizin diğer hayvanlarla ortak olan kısmı. Örneklemek için kısa bir kurgu yapayım hemen: Türkiye olarak nereye saldırıp, işgal edip “bizim” yapacağımıza TBMM, hükümet gibi yönetici işlev ve gerekli malumat, mühimmat, eğitim sahibi merciler değil de Ankara’nın Bala ilçesinde ilkokula yeni başlamış olan Ayşe ile Ali ya da birinden biri karar veriyor. (Bunu yapabilmeleri için gerekli koşulları başka bir yazımda anlatmak isterim, başladım bir kere aşk üfürmelerine nasıl olsa.) Biz de yani koskoca Türkiye, ordusundan meclisine onların lafını dinleyip, mesela Yeni Zelanda’ya savaş ilan ediyoruz. Neden diye sorduğumuzda bu iki sâbi, “çünkü Yeni Zelanda çok güzel kokuyor!” diye yanıt veriyorlar. “Haa! Öyle mi? Peki bakalım;” diyoruz ve Genelkurmay Paşa gerekli emirleri verip, F-16’ları salıyor Wellington’a. Çevreden “Yeni Zelanda ne alaka?” diye sorana da “çünkü orası çok güzel kokuyor-muş” dese komik olacağı için “efendim, bunlar ilimde fende pek ileriler, zaten tavuğumuza kışt da demişlerdi, hemi de Hollywood ormanlı sahne çekeceğinde hep buraya gidiyor, geliri de bol yani. Her açıdan kârlı bizim için Yeni Zelanda;” diyor. Yeni Zelanda’nın İngiliz Milletler Topluluğunun bir parçası olduğu, Elizabeth’e biat etmiş oldukları, ayrıca F-16 ile bile gitmenin biraz vakit alacağı, bu uçaklar yolda Wellington’a giderken en az 20 ülkenin hava sahasını ihlal edileceği ve bu 20 ülkenin de güzide F-16,17,18,19, n’lerinin bulunabileceği ya bizimkilerin peşinden uçakçıklarımıza ya da ta buraya gelip tepemize kıyamet yağdırma ihtimalleri tamamen anlamsız, alakasız, gereksiz ayrıntı ve dahi saçma kalıyor. Bkz. Âşık adamın dağ delişi.

Şimdi B, A’ya aslında A’ ’ne benzeyince, A kendi klonunu yaratmış olacağı için bu haliyle bile Zeus’la akşam çayı içme heveslisi ademoğluna, Zeus’un af dileyip çaya gelmeyi kendiliğinden istememesi, bir miktar terbiyesizliğinden bir miktar da korkusuzluğundan yani cehaletinden olabilir. Artık Olimpos’un efendisinin kim olduğunu göstermenin vakti gelmiştir. Klonlama süreci, gayet tabii ki de, brütal bir şekilde yapılacağı için burada silah olarak “sevgili polarizasyonu” devreye girer. Bu da şöyle bir şeydir: Arkadaşın C yapsa, “haahahah, çok komikmiş, oğlum!” diye gülünecek esprilerin sevgili yapınca “komik mi yani bu şimdi? Salak salak konuşup beni sinir etme akşam vakti” repliklerine vesile olması işidir. Çünkü mâşuk aşığa benzemelidir. Elbette demiyorum ki herkes kendine çeki düzen versin, kimse sevgilisinin yanında “bok” bile demesin! Demek istediğim gayet doğal, nötr durumların bile aşığın elinde ölümcül bir silaha dönüşmesidir, ayyuk denen yerin her defasında ziyaret edilmesidir.

Zannediyorum ki aşk iki insan birbirine alışabilsin diye yapılan/ortaya çıkan bir gözbağıdır. Bu bağ biraz aralandı mı altından görünen bırakın, A üssünü B üssünü B bile olmayabilir. Bu noktada “aşk başka şey, ilişki başka şey” denmeli ve yola sağa sola takılmadan devam edilmelidir. Zira mâşuksuz geçecek her gün onunla kavga ederek geçecek bin günden daha dayanılmazdır. Bu hayattaki her şeyde olduğu gibi burada da denge/muvazene kilit kavramdır. Ağırlıkları farklı iki kişinin tahterevallide üstelik ayakta hem de bir yere tutunmadan hem kendi dengelerini hem de tahterevallinin dengesini tutturabilmesi çabasıdır bu.

Karşısında dizlerimizin bağının çözüldüğü birinin yanında sonsuz bir konsantrasyonla dengeyi sağlamak demektir bu da. Korkunç bir baskı! Tam da bu yüzden aşk bir iki cürüm dışında neredeyse her şeyi (şirk müstesna) affeder. Ayrıca bu durumda daha da korkutucu hale gelir, zira mâşuğun taaa iki metre ötede ne işi vardır? Âşık adam sevişmek ister. Aşkların en güzeli onu uzaktan sevmek değildir. Türk televizyonlarındaki aşklar yalan aşktır, numaradır, filmdir onlar film. Âşık olmadan ucuzundan pahalısına, kalitesizinden kalitelisine hep eksik bir şey olduğu hissi ile replikalarını yaşayıp yaşayıp durduğu o yek olma halini arar/arzular. Çelişkiler, fasulyeden gelecek hayalleri, (“domateslerimiz bile bize benzesin, misal, Kaş’ta, hihihih!”), plan olmayan planlamalar, gelecek vaadleri (ay vil olveys lav yuuuu!)… Hele bir benzesin bana da sonra bakarız bu lafların icabına, kıvırmak sanatların en birincisidir çünkü, şiirden bile üstün! Sören’ciğim bu ‘hep, daima, her zaman, ebediyen’ lafına pek bir takılmış olacak ki “mesela, gelecek bahara kadar ya da gelecek Noel’e kadar seveceğim seni diye söz verse âşıklar daha gerçekçi olmaz mı?” demişliği vardır. Olur, elbette aziz dostum Sören; ama âşık adama bir bahar, iki noel, üç kıta yeter mi? Ebediyetten başka ne kesebilir onun hızını? O da kesebilirse!! Çünkü Yeni Zelanda hep güzel kokacaktır, okuldan gelince evdeki kurabiye kokusu gibi, fırından yeni çıkmış simit gibi. Çünkü Yeni Zelanda’da her gece mehtap, her gece şarap vardır. Kim doyar mehtapta şaraba?

Bütün ilişkilerde aradığımız hakikati, sözcükleri onun ağzına koymaya çalışmak suretiyle hem de bizim anladığımız şekilleri ile onun anlatmasını bekleriz, durmadan usanmadan. O tanıdıklık hissi de kendi kurgumuzdur işte. Sadece âşık olduğumuzu bildiğimiz ama aslında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz biri tanıdık gelir. Sizsinizdir o çünkü, henüz değilse bile yakında o da olacaktır bunun farkında.

Kötü bir şeymiş gibi anlattım değil mi? Ama değil işte. Dünyanın en şahane şeyi kendisi. Cümlemizin başına gelsin, âşık olamıyorum ben diyenler bu durumu hemen değiştirsinler. Her sabah uyanmak için bir amacınız var artık. Bırakın canlar yok olsun bu uğurda, Ayşe’yle Ali’nin bu buyruğu için. Bir gülümseme değil midir ki sarsar Atlas’ı bile yerinden? İşte, o zaman değer! Hem de ebediyen, sonsuza kadar, ilelebet!

İlk Yayımlanış: 7 Ocak 2008 @www.yorumlayanlar.com

“Benimle evlenir misin?”

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Size bir yalan söyleyerek başlayayım. Ben hayatım boyunca evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yalanım acaba hangisi, size yalan söyleyeceğimi söylediğim cümle mi, zira yazım o cümle ile başlıyor yoksa yalan olması daha muhtemel gibi görünen ikincisi mi?

Evde kalmış, daha kurumamış ama büyük ihtimalle kuruyacak bir kızdan okuyorsunuz bu cümleleri desem, istihza ile gülümsersiniz değil mi? Aklınızda hiçbir şey geçmese bile “Kimse almadı mı seni?” diye geçer. Biri beni almalıdır, çünkü ben pazarcı tezgahında birinin beni eve götürmesini bekleyen bir elmayım.

Bu satırlar evlilik iyidir ya da kötüdür kararını vermek üzere yazılmıyor. Bu satırlar düğününde giyeceği gelinliği bile 12 – 13 yaşlarında kararlaştırmış, sonra “mecburen” okumak zorunda kalmış, bu okuduklarından zerre kadar bir şey anlamamış, diplomaları olmayan kadınlarından hiçbir farkları olmayan yani eğitimin kâr etmediği kadınların, hayatları boyunca “biri gelse beni tezgahtan alsa” diye diye beklemeleri üzerine nihayet biri onları aldığında evliliklerinin niye hiçbir şeye benzemediğini, tam da bu gruba anlatmak üzere yazılmaktadır.

Biraz evrimden bahsedelim: kadın ve erkek birbiriyle çakışan hatta ters yönlere giden evrimsel amaçların mamulleridirler. Bunlar benim değil, “Erkeğin Karanlık Yüzü” kitabının yazarı Michael p. Ghiglieri’nin. Olduğu gibi benimsiyorum. Bu amaçların ayrıntılarını gidiniz bu kitaptan okuyunuz ben üçüncü sayfadan sonrasını okumadım, ukalalığımdan elbette. Ben, yıl be yıl tefekkürün, istişarenin üzerine çıkarsadıklarımla özetleyeceğim bunları. Efendim, kadın ve erkek üremek ister çünkü tür devam etmelidir. Bunu anladık, erkeğin binlerce seks partnerine karşılık kadının yavrulamak için yılda en fazla bir seks partneri olduğu kısmını da bilmiyorsak bile tahmin edebiliriz (bkz. kedilerin 9 hafta, insanların 38 hafta kuluçka süreleri). Sonra tabii veledi koruma büyütme işi var, zaten aşkın ömrü de üç yıl vs. vs. vs.

Sonra, BBC’de de izlemiştim kadınlar bir erkekle birlikte olup olmayacaklarına, temelde ondan çocuk yapıp yapmayacaklarına erkeği gördükleri andan itibaren dört dakika içinde karar verirlermiş. Erkeklerin buradaki seçme hakkı hem kendi doğaları hem de olayın doğası itibariyle kısıtlı, ondan bahsetmeyeceğim bile.

Bu da iki oldu. Binaenaleyh, evrimci kuram açısından her bir sevişme aslında türemek (tür ve üremek) için birer eylemdir. Tabii hormonlardı; aşktı; seviyoruz, ebediyen birlikte olacağızdı; yakınlık kısımları var ama geçelim onları bu yazılık, lütfen!

Bir de erkek asla emin olamaz ama kadın hep bilir o bebeğin babası kim tarafı var. Bu, evliliğin yani uzun süreli tek eşli ilişkinin ortaya çıkış nedenlerinden ilki. Sonra ortalıkta genç genç kızlar dolaştıkça yaşı geçen ve doğurmaktan ve yıllar yüzünden pörsümüş diğer kadınların da hâlâ sevişmek istemesi ve çocuklarının babalarını evde tutma ihtiyacı da evliliğin bir kurum olarak anılmaya başlanıp kafalarımıza bu şekilde kazınmasının ikinci nedeni. Buradan sonra üçüncü hatta bininci nedeni bile söylemek mümkün ama ihtiyacım olan şeyi bu kadarı verecek bana. Bu şey de: evliliğin kadınlar ve erkekler tarafından ortaklaşa bir şekilde devam ettirilen bir kurum olduğu. Tam bir danışıklı dövüş, ortak kararname, hatta kanun hükmünde kararname. Erkeğin bu hesaptaki cürümlerini sıralamayacağım. Sevdiğim bir arkadaşımın tabiriyle cinsiyet kusuru deyip geçeceğim bu seferlik. Ben kendi cinsimi bu girdaptan kurtarma çabasındayım, en azından kurtulabilecek, nasır tutmamış dimağları.

Efendim, bu kız çocuklarımız, akrabalarının düğünlerine melek kisvesi altında gelinlikle götürülürler, ilkokul-ortaokul-lise ve dahi üniversitede defterlerinin kenarlarında kalpler çizilidir, pembeye bir düşkünlükleri vardır, tüylü kalemdi bilmemneydi hep bu grup kızlar satın alsın diye üretilmiştir, ayrıca her şeyin satıldığı o dükkânlardaki eteklerine evdeki fazla alışveriş torbalarının sokuşturulduğu kız bebekler de onlar için üretilmiştir. Masallar da… ve sonra pamık prensesle prens evlenmişler, külkedisini prens almış saraya götürmüş, rapunzeli saçından tuttuğu gibi düğün halayına katmış prins çarming, prenses fiyona şirekle evlenmiş gibi. Bu masallarda varolan prens ejderha dövmekten, kuleye tırmanmaktan, büyü bozmaktan başka bir işe yaramaz. Masalların unutulan tarafı (yoksa masal olmazlardı) ise bu insanların sonsuza kadar mutlu yaşadıkları kısımların ayrıntılarının verildiği kısımlardır. Mesela pamuk prensesin kocası pamuk kral eve geç geldiğinde kavga etmiyorlar mıydı? Ya da rapunzel’in kuaför masraflarına kocası kral rapuzel zengin bir kral olduğu için sesini çıkarmıyor muydu? Önce külkedisi sonra Sindirella olan prenses sürekli cam ayakkabı almaya nereye gidiyordu ya da ayakkabının topuğu kırıldığında ayağına batan cam parçaları için sürekli estetik cerrahi masrafları kraliyetin hazinesinden mi prensesin mutfak harçlığından mı karşılanıyordu?

Bu kısımlardan kimse bahsetmiyor, sonsuza kadar nasıl mutlu yaşanır kimse anlatmıyor. Masalların en önemli kısmı sümenaltı edilmiş gitmiş.

Biraz da psikolojinin 50’lerden kalma bir akımına bakalım. Der ki Gestalt psikolojisi “bütün, parçalarının toplamından daha büyüktür”. Bunun dışında bir de bu bütünün yaşamdaki her durum, duygu ve ilişki için tamamlanması gerekliliğinden yoksa içimizde kalacağından bahseder. Ayrıntılar yine gereksiz. Benim bunca yıl kadınlık tecrübem ve kadınlarla olan mesaimin ardından çıkarsadığım şey şudur: kadın birlikte olup olmayacağına ilk 4 dakikada karar vererek başladığı Gestalt döngüsünü, tamamen hatalı bir şekilde, evlendiği yani gelinliği giydiği gece tamamlanmak üzere kuruyor. Düğünden ya da nikâhtan sonra, artık üremek erkeğin ve kendisinin aslî görevi olduğu için Gestalt döngüsüne dâhil edilmiyor. Zira evlenip birinin karısı olmak, bunun sonucunda da anne olmak kadınlık şablonunun/stereotipinin son ve en zayıf halkasıdır. Ayrıca anne olmak cennete gitmek için de piyano biletidir, annelerin ayakları altında olduğuna göre. Hele üredikten sonra çocuğuna “aşkım” gibi hitabet sözleri kullanan kadınlar, ikinci çocuğa kadar kocalarının varlığını unutuyorlar.

Bu, Sören’in (Kierkegaard) geleceği yad etmek ve geçmişi umut etmek diye tabir ettiği sözlerine götürüyor beni. Kadınlar hiç yaşamadığı bir geleceği yad etmeye devam edip, çocukluğundan itibaren eskittiği ve şimdiki zamana pek işinin düşmediği bekarlık zamanlarından sonra geçmişi umut etmeye başladıkları bir döneme girerler. O kadar mutsuz olurlar ki, etraflarında mutlu olmaya niyeti olan zavallı bir kaktüsü bile soldururlar.

Aslına bakınca, kız çocuklarına tasallut eden bu melanet kimseyi memnun etmiyor. Şimdiki anların öneminin kaybolduğu, mutlaka gizli bir ajandanın olduğu, istediği şeyin o olduğunu sanıp aslında ondan çok uzakta bir yerde olmayı isteyerek yaşanan bir hayat kaybedilmiş bir hayattır. Milyonlarca hayat kaybediliyor bu şekilde. Bu tarihin en büyük katliamıdır. Bu şekilde evlenmiş, nafile yaşayan, yakın bir zamanda alnına bir öpücük kondurulmamış ve o öpücük için evde çıkarmadığı çıngar kalmayan milyonlarca kadın var bu ülkede. Böyle bir hayata kimse mahkûm edilmemeli. Bir kız çocuğunu evlilik hayalleri ile büyütmek insanın evladına yapabileceği en büyük kötülüktür, onu sanattan, erkekten, yemekten ve kendinden zevk alan bir insandan çok bir gizli ajan yapmaktır bu. Karşısında oturan adama “neden hâlâ evlenme teklif etmiyor?” diye bakmak ve bunu açıkça ifade etmenin küçük düşmek olduğunu düşünerek yaşamak ne ağır?

Artık siz karar verin, yalan bu yazının neresinde?

İlk Yayımlanış: 25 Kasım 2007 @www.yorumlayanlar.com

Olur mu hiç üç kulak? Dön de aynaya bak!

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Her gün eylemlerimize n kadar olasılık arasından karar verip yapıyoruz. Örneğin tesisatçıyı bugün değil de yarın arıyoruz, ekmek almaya sigaramız da bitince gidiyoruz ya da belki eve bir gelen varsa ikisini de ona ısmarlıyoruz. Bu n kadar olasılık yapacağımız eylemin ya da vereceğimiz kararın ehemmiyetine göre değil de yaratabildiğimiz alternatiflere, müdahil olan kişi sayısına, aciliyetine göre ve şimdi aklıma gelmeyen başkalarına bağlı olarak belirleniyor. Yapmak zorunda olduğumuzu biz düşünüyoruz, hâlbuki bu hayatta hiçbir şeyi yapmak zorunda değiliz. Nihayet toplum parametrelerinin değiştiği varsayılan bir çağda yaşıyoruz. Sonuçlarını göze alabildiğimiz sürece diye başlayan bir cümle kurmama bile gerek yok, aslına bakarsanız sonuç monuç diye bir şey de olmayabilir; bireyin bunları algılayışına bağlı olarak.

Örneklersem daha kolay anlaşılabilir belki, bu aslında ruhunuzun derinliklerinde çoktan anladığınız şey. Diyelim pazartesi sabahı okula gidiyorum, ben ya da içimizden biri. Otobüsle gitmek üzere durağa gidiyorum. Önümden geçen ve aslında trafik, beni bekleyen işler, dersim, toplantım gibi değişkenler yüzünden binmek zorunda olduğum otobüse binmiyorum. Sonra birden evi düşünüyorum, yatağımı daha çok. Kalkıyorum yerimden, eve doğru yürümeye başlıyorum. Ve eve gidiyorum. Sabah bin bir zorlukla giymeye karar verdiğim kıyafetimi hemen çıkartıyorum, pijamalarımı giyiyorum, kedime sesleniyorum, koşarak geliyor, odanın perdelerini çekiyorum. Baş ucumdaki kitaplardan birini açıyorum, ve okumaya başlıyorum. Ve nihayet uykuya dalıyorum. Okuldaki işlerimin çizelgesine göre, telefonum bir ilâ 2 saat arasında bir zamanda çalıyor. Açmıyorum, hatta ileri gidiyorum telefonu tamamen kapatıyorum. Ev telefonu çalıyor illa ki. “dünya bensiz yapamıyor belli ki!” açmıyorum. Tekrar yatıyorum belki daha fenası Seda Sayan izlemeye başlıyorum, Petek Dinçöz’ünkiyle çakışan programları döndürüp döndürüp izliyorum. Yemek programı izlemeye bayılırım ben, varsa onlara takılıyorum. Akşamı ediyorum. Akşamki randevuma da gitmiyorum, telefonum zaten kapalı.

Şimdi böyle bir günü daha ileri götürmek mümkün, bankadaki paramı alıyorum, pasaportumu da cebime koyduğum gibi havaalanına gidiyorum, filan falan. Hayal gücünüze kalmış.

Benim yaşamak zorunda olup da yaşamayı reddettiğim güne gelelim. Dersim vardıysa, 30 kadar cin bakışsız çocuk onlara iş analizi anlatmam için beni 10 dakika bekliyorlar, sonra “yihuu, ders düştü” deyip kantine ya da sevgililerine gidiyorlar. Patronum bana kızmış. Aramadın da diyor. Sallamıyorum. Böyle şeyler yapmak için, tabi ne kadar popüler olduğunuza da bağlı olarak iki ya da üç günlük krediniz olabilir. Ben popüler bir tip olmadığım ve sicilim benzer davranışlarla dolu olduğu için kredim az zaten. Arkası filan da falan da felan da fulun, fölön felen…

Şimdi, ben o gün okula gitmeyince ne oldu? Dünya durmadı, biliyorum çünkü eylemsizlik diye bir şey var, dursaydı en azından yönüme göre (bir bakalım?! Ev güney-batı cepheli olduğuna göre, ihtimalle Roma’ya hatta belki Atlantik’in ortasında) ileri bir yerlere fırlamış olmam gerekirdi, fırlamadım. Vazgeçilmez katkım olmadan okuldaki işler yürüdü mü? yürüdüler eminim ki. İş analizini o gün benden değil de başka bir gün başkasından öğrenir sıpalar. Patronum beni azarlıyor, “öff” diyorum ve bir şey demeden kalkıp gidiyorum, sinemaya mesela.

Şimdi konumuza geri dönelim. The point is… yani mevzu şu: hiçbir şeyi yapmak zorunda değiliz. Nereye gideceksek yaşamımızda tercihlerimizle gideceğiz. Bu bireysel düzeyde üstün körü bir tahlil. Ama ben ölçeği büyüteceğim. Uygarlık adını verdiğimiz şey hakkında atıp tutacağım bundan sonraki satırlarda.

Uygarlıkları toplumlar yaratır. Toplumları da (en küçük birim aile felan filan ama) bireyler oluşturur. Bireylerse tercihleri ile vardır. Bu, bu yazıda akılda tutulması gereken ilk nokta.

İkinci nokta ise, bir psikolog olarak bunu söylemekten çekinmiyorum, hatta işim bu benim. İnsanlar her türlü ayrı yanlarına, özelliklerin biricik kombinasyonlarına rağmen gruplanabilir varlıklardır. İçine doğduğumuz ve bize verili olan bize tektipli (uniform) olmayı öğretir. Yaratıcılık ya da hayal gücünün sınırsızlığını dikte etse bile herkes yaratıcı olduktan sonra gene tektipiz gene tektipiz.

Öyleyse, kimileriniz deyin ki Âdem annemizle Havva babamız, kimileriniz deyin ki Lucy anneannemiz hatta muzsever ape (eyp okunur) amcamızdan belki de terliksi teyzemizden beri koşullar birbirine benzediğinde ya da olayları benzer algıladığımızda benzer tercihler yapıyoruz. Bunun dışına çıkmaya çalışanlar bana uzak Allah’a yakın olsun diyoruz. Küçük gruplardan toplumlara evriliyoruz ve bize benzemeyenden hoşlanmıyoruz, hele ki bir de bir sebeple kuyruğumuza basıyorsa hepten hazetmiyoruz.

Demek ki, (ata tercihinize göre Âdem ile Havva ya da Lucy ile Muzy olsun, ben bunlara söyleme kolaylığı ve politik doğruluk için, x ve y diyeceğim) x ve y’den beri üretilen birey sayısına bağlı olarak geometrik bir şekilde artan tercihler sonucu insan uygarlığı bugün bu haldedir. Akılda tutmak gerekir, her toplum aynı düzeyde değildir bu evrimde, ama aynı düzeye gelecektir, zira egemen, baskın bir şablon vardır ve diğerleri Mersin’e giderken tersine giden toplumun başına geleceklerden Junior ya da Blair Witch değil bizzat kendileri sorumludur.

Bu noktadan bakınca tarım toplumuydu, hayvancılıktı derken ülkemiz, bisürrü uygarlığa beşiklik etmiş güzel Anadolu’muzda yaşayan bizlerin de içinde bulunduğu toplumumuz aradaki mühim fakat belli ki atlanabilir basamakları üçer beşer atlayıp 1789’a yani Aydınlanma’nın (Illumination) mamulü devrim çağına ulaşmış bulunmaktadır. Burjuvamız kitabî tanımıyla burjuvaya benzemez, aristokrat yerine geçecek yerlerimiz (büyük Türk şairi Serdar Ortaç’ın tabiriyle) çakma aristokrasidir. Aydınımız (Kerem çelebinin teferruatla anlattığı gibi) ancak ağzının içinde geviş getirmektedir. Fikir üretilmemektedir. Fakat ortalık efkârdan geçilmemektedir. Sanat anlayışımız 6000 ila 7000 yıldan daha eskidir. 1789 İhtilalinin altındaki fikir devrimi ve yapılanmasından bizim toplumumuzda eser yoktur. Öyleyse pasta yemesi beklenen kitleler pasta yerine kelle yemek istemektedirler (histografideki atlama ile iler geri gitmeleri görüyorsunuzdur zira yamyamlık hâlâ görülse bile yer yer, eski, çok eski bir tatbiktir).

İhtilal’den sonra (1789) Avrupa’da başlayan ulus devletti, kültürdü, alt kültürdü bilmemneydi şiarları ülkemizde ancak dönmeye başlamıştır, radyocuların gramofonlarında. Aynı sonucu biz de yaşar mıyız Şak Şak Rıza’nın (Jean Jacques Rousseau) kemikleri sızlar, mezarında ters döner mi bilemem ama buradan menfi ya da müspet bir şey (halt, melanet, ihsan vb.) çıkacağı kesindir. Şöyle düşünmek lazım, en azından ekonomimize istikrarı getiren bizim Napolyon’umuz onlarınkinden daha uzun boylu, hatta kesinlikle daha karizmatik, üstelik spora da meraklı.

Tercihler meselesine bağlayacak olursak, bence, bunu tüm tevazuumla söylüyorum, sağınıza solunuza bir bakın. Yapılmışının Avrupa’ya nelere mal olduğuna yazılan kitaplara ve kazılan mezarlıklara bir kere bakarak anlamaya çalışın. Aynı hatayı yapmak zorunda değiliz, vebalini ödemeyeceğimiz günahları işlemek zorunda değiliz. Fikriyat, temel hak ve özgürlükler lafta bile olsa kulağa pek hoş gelen kavramlardır. Komşunuzdan korkmayınız, aynadaki yüzünüz size neler anlatıyor bir de onu okuyunuz. Bir de Orwell üstadın 1984’ünü…

İlk Yayımlanış: 25 Kasım 2007 @www.yorumlayanlar.com

TEHAYYELET ES-SEMA*

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Türk insanı kanaatkârdır. Önüne ne koyarsan onu yer, bir şey koymazsan sesini çıkarmaz. Demokrasi ile işi olmaz çünkü ekâbir bildiklerinin ona verdiklerini saygı ile kabullenir. Hâline şükreder, kanaat eder. Kıt kanaat geçinmeye rıza gösterir.

Geçinmek derken karnını doyurmayı elbette kast ediyorum, ilaveten ruhunu doyurmayı da kast ediyorum. İnsan ruhunun gıdası nedir? En bilineni müzik. Bu kısımda hem Türk Halk müziği hem de Türk Sanat Musikisi oldukça doyurucu. Ruhun her hâline bir meze bulmak mümkün bunlarda. Lakin, bugünlerde bu iki müzik türünün tama’kar piyasanın eline geçtiği ve gerek türkü gerekse musiki adı altında “pop müzikten” başka bir şey olmayan, sözlerindeki derinlik mutfak lavabosununki kadar bile olmayan yapıtlar çınlamakta ülkemin diskolarında, barlarında. Türkiye halkı bu yapıtlara kanaat ederek estetik gücü yüksek yapıtların önünü kendi kesiyor. Müzik uçar kaçardır, kulakta pas bıraksa da iyisine ulaşmak mümkün. Ben genellikle imtina etsem de bazen de aldırmıyorum “çikita muzz muuzzz” diye salınmaya.

Resim, heykel, bale, opera, tiyatro: Ruhun bu gıdaları ile ilgili genel fikrim ülkemizde içkin bir şekilde yapılamadıkları ve devşirme yöntemlerle tatbik edildikleri yönünde. Sihirli Flüt’ü hangi orkstradan dinlesem seviyor olmama ve İnanna operasını bestecinin rejisinde izlemiş olmama rağmen tüylerim ürpermiş bir hâlde salondan çıkmam ve bu da opera dediklerinde inannamayıp bakakalmam da bundandır.

Tabii, saygıda kusur etmedik. Üç saat boyunca şakıyan opera sanatçılarını alkışladık. Yazıktır o kadar uğraşmışlar dedik, emeklerine vah ettik, alkışladık. Gerçek kanaatimizi söylemedik, kanaat ettik.

Yürüyorum Ankara sokaklarında, İstanbul sokaklarında, bakıyorum taşranın fotoğraflarına. Bakıyorum Galata Kulesi’ne bakıyorum Atakule’ye. Tüylerim ürperiyor, özlerinde fallik bu şehir yapılarından birinin güzellikten yoksun oluşu karşısında. Ellerim titremeye başlıyor Süleymaniye’nin eteklerindeki rezilliği görünce. İstanbul’un bir iki yeri dışındaki, Ankara’nın tamamındaki estetikten yoksunluğa bakınca kendimi de çirkin hissediyorum. Tiksiniyorum “başımızı sokacak bir evimiz olsun da çamurdan olsun” cümlesini duyunca. “Hiç mi kanaat etmeyip evin dış cephesinde bir çiçek oyması, kakması istemezsiniz, bre insanlar?” diye ünlemek geliyor içimden.

Yaradanına bunca güzellik atfeden, nebisine güzellerin güzeli diyen, halısına gözyaşlarını dokuyabilen, suya resim yapabilen bu halk estetikten [güzellikten] yoksun şehirlerde, köyden bozmalarda yaşamaktan hiç mi hicap duymaz?

Güvercin kutusu gibi, içi düzgün ama dışında tek bir süslemeden mahrum evlerde yaşamak hiç mi bu insanlara garip gelmez? Ne zaman başladık Orwell’in Okyanusya’sında yaşamaya, ne zaman ikna etti Büyük Birader bizi sanata kanaat etmeye?

Üzerinde Dünyanın Yedi Harikasından biri, Ayasofya, Süleymaniye, Zeugma mozaikleri, Nemrut Heykelleri olan, Kaplumbağa Terbiyecisi’ni, Selimiye Camii’ni imal edebilecek insanlar çıkaran bu topraklardaki insanlar ne zaman güzellikten hiçbir şey anlamaz oldular? Ne zaman vazgeçtiler bundan?

Hal ve tavrımızda, düşünce biçimimizde, aklımızın yolunda ve duygularımızda da estetikten eser kalmadı. “Var mıydı ki?”sini bilecek kadar çok yaşamadım ama gördüğüm kadarı bana yetiyor. Ve gördüğümden hiç mi hiç memnun değilim.

Kanaat ede ede, kafamıza inen fiskeler ile lokmamızı vere vere, iki zeytinli, üç kaşık bulgur pilavlı, güzellikten yoksun sofralarda yiye yiye kendimizi güzellikten mahrum bırakır olduk.

Belli ki dünyanın hayhuyundan saçımıza, başımıza, evimize, bahçemize bakacak hâlimiz kalmamış. On altı devlet kurup on beşini batıran, uyum sağlama becerileri sayesinde Orta Asya’dan küçük Asya’ya gelip otokton halklar ile iyi kötü kaynaşabilmiş olan, ânı yaşama yeteneği sayesinde Akropolis’i cephanelik olarak kullanabilmiş bir halk, artık çemberlerini oyalamaz olmuş. Her kesimi ile estetikten uzak çirkin bir halk oluvermişiz. Gittiği yere benzemeyip bilakis kendine benzetmeye muktedir bir halk hayal gücünü, doğaçlama yeteneğini yani ilkin onu o yapan en temel karakterini kaybetmiş. Hayalgücü bir deniz anasınınkiyle ya aynı hâle ya da biraz daha dar hâle gelmiş.

Hâlbuki, hayal gücü değil midir bir insanın gerçekle bağlantısının gücünü belirleyen? Masallar değil mi gerçek yaşama ait en didaktik, ahlakçı bilgiyi bize taşıyan? Hayat ile hayal bir harf ile ayrılmazlar mı birbirinden? Bu soruların hepsine “evet”.

Bir insanın gerçekte bağlantısının gücü evvela insanın hayal gücünün genişliğine sonra da o hayal gücünü ne amaçla kullandığına, yani neye vesile ettiğine bağlıdır.

Belli ki biz hayal gücümüzü temel yaşamsal işlevlerimizi yerine getirmek dışında hiçbir şeye kullanmıyoruz. Her şeye söylenip yine de kanaat ediyoruz. Koca bir koyun sürüsü gibi yaşayıp gidiyoruz. İyi diyelim iyi olsun da iyi demekle iyi olmuyor; üstelik yuvarlanıp giderken kafamızı taşlara çarpıyoruz. Hayal gücümüzü güzellikle ilgili hiçbir şeye vesile etmiyoruz. Güzellikle sevmiyoruz, güzellikle nefret etmiyoruz, güzel güzel anlatmıyoruz. Güzel güzel oynamıyoruz, yaşamıyoruz.

Dolayısıyla hiçbir şey istediğimiz gibi olmadığı için depresif ve bu memnuniyetsizlikle yer yer dövünüp durduğumuz için nörotik bir toplum olup çıkıyoruz. Nasıl mı? Depresif kısmı kendini anlatıyor. Nörotik tanımı için Ekrem’in bir üfürmesinden yararlanalım: “Dünya neden benim istediğim gibi bir yer değil” diye dövünen, olayları ve onlara vesile olan şeyleri analiz etmekten bihaber, bu analizin bir sonuç doğurabileceğinden gafil insanlar nörotiktirler.” Bu üfürmeyi bir adım öteye götürecek olursak:

Hayal gücünü neredeyse kaybetmiş, sonucunda da gerçekle bağını kaybetmek üzere olan bu nörotik toplumun cemi cümlesi “Dünya zaten benim istediğim gibi bir yer” diye düşünen; olayların analizi, nedenleri, sonuçları ile ilgisiz, kendi davranışlarından bihaber kimseler olan psikotiklerin saffına geçmek üzeredir.

Gerçek psikotikler, içsel uyarıcıları dışsalmışlar gibi algılayıp tepki verdikleri ve hayal güçlerinin gücü bendini aşıp gerçekle bağlarını paradoksal bir şekilde kopardığı için, bana göre insan uygarlığının asilleridirler. Yazık ki hayal gücü gerçekle bağını kopartacak kadar güçlü olmayı bırakın, fındık faresinden hâllice olan bizler nörotikten devşirme psikotikler hâline geleceğimiz, hatta çoktan geldiğimiz için hâlimiz hepten vahimdir.

Bu mişvarda gidersek başımıza geleceklerden kimse sorumlu tutulamaz. Zira malum herkesçe, psikotiklerin, akl-i melekeleri sağlam olmayan insanların cezai ehliyeti yoktur. Bu nedenle: Savulsun dünya! Önümüze gelene bir tekme!!

Bu yazı ne demeye mi geliyor? Bu yazının yazarı yaşadığı ülkeyi bir çöle benzetiyor ve diyor ki kanaatkârlığımız kolektif depresyonumuza, hayal gücü zaafımız da önce nörotisisizmimize neden oluyor sonra da –hâlâ girmediysek- psikozumuza zemin hazırlıyor. Kısaca diyor ki, bu bu nedenlerle cinnetin eşiğindeyiz. Üstelik “tez zamanda ruhunuzu besleyin, açlıktan ruhunuz kokuyor, bir ayranı yok içmeye” diye de ishal buyuruyor. Hem de bunu izlediği kötü bir operadan yola çıkarak yapıyor. Deli olmasın sakın?!

*Hayal:, ya ve lam renklenmedeki hareket anlamına gelir. Hayl, görüntü demektir. Bunun aslı, insanın uykuda gördüğü şeydir; çünkü uykuda görülen şey renkten renge girer ve belirsizleşir. Hayl [at] bilinen bir isimdir, mağrur oluşu nedeniyle böyle isimlendirilmiştir; çünkü mağrur yürüyüşlü hareketlerinde renkten renge girer. Yağmur yağdırmak için gök hazır olduğunda tehayyelet es-sema “yağmur yağacak” denilir (Suad el-Hakîm 2005, İbnü’l Arabî Sözlüğü, sf. 261. İstanbul: Kabalcı Yayınları)

İlk Yayımlanış: 1 Şubat 2007 @www.yorumlayanlar.com

Küreselleşme Üzerine Notlar–I: Barizi İbraz

•May 9, 2011 • Leave a Comment

Bundan böyle kiminle yarenlik etmekten, lunaparka gitmekten, birlikte çalışmaktan memnun olacağımıza – ya da en azından na-memnun olmayacağımıza- küresel değer ve ikonlara aşinalık düzeyimiz karar verecektir.

Küresel çarkın içinde olmak; küresel popüler kültür etkisi ile yetişmekten geçer. Popüler kültür ikonlarına yakınlık ya da aşinalık, bunları sevip sevmemekten bağımsız bir şekilde sizin nasıl bir kişi olduğunuzu içine doğduğunuz kültür kadar etkiler. Küresel popüler kültür etkisini ikonları sayesinde göstermektedir. Küresel kültür değerlerinin (dolaylı ya da doğrudan) içerik edildiği bir örgün eğitim sayesinde benzer eğitim kurumlarından kültürlenen 16 yaşında biri Papua Yeni Gineli, diğeri Rus bir diğeri de Kanadalı üç ergenin ilgi alanları birbirinden farklı olmayacaktır. Bu üç çocuk kendi ülkelerindeki başka toplumsal sınıflardan gelen ve benzer şekilde kültürlenmeyen akranlarından birbirlerinden olduğundan daha çok farklılaşacaktır, yalnız kalacaktır.

Artık bu çocuklar için kişilerarası ilişkilerdeki beklentiler yerel kültür temelli değil bütün kültürlerde var olanların kötü bir amalgamı olan popüler küresel kültür tarafından yapılmış tanımları bağlamında şekillenecektir.

Şiar 1: Bireyin toplumla karşılaştığı her durumda ortaya büyük ya da küçük bir çatışma çıkar.

Şiar 2: Bireyin özgürlük alanı ile toplumca dayatılan sorumluluk alanının sınırı geçirgen ya da esnek değildir. Karşılıklı kakışma ile cebren değiştirilebilir. Bu zorlama sırasında, (genelde) toplum tarafı daha kalabalık olmasının hasbıyla bu sınırı bireyin başına yıkar. Tersi duruma, gayet nadir rastlanır. Ya sınırın etrafından dolaşmayı (ki tecridi göze almalı), ya onu yok saymayı (yine münferit ve tecriden yaşamayı göze almalı) yahut da bu sınrı bireyin gücüne nispeten zorlamayı (daha vahim türlü bir tecritle sonuçlanabilir, bunu göze almalı) gerektirir.

Demek ki bireysel özgürlük diye bir şey [ancak] kuramsal olarak mümkündür. O kadar mümkün olması bile agâhına, mukterine, delisine ve mahirine kafidir.

Gelelim üç kafadarlara… Halihazırda, yerel olduğu halde bile güç bir şey ike küresel boyutlarda yenilmez hale gelen bu toplum canavarına karşı ne yapacaklar?

Elbette ki, evvala kendi evlerinde olmak üzere, okularında, şehirlerinde, ülkelerinde ve nihayet de dünya da defaatle kaybolacaklar. Ellerinden tutan kimse olmayacak çünkü gitmek istedikleri yeri bilemeyecekler. Dünyanın önce iPod’dan, sonrada CNNWorld’den en nihayetinde de Miyami’de bir yazlıkta geçen emeklilikten ibaret olduğunu sanacaklar. Öldüklerinde yakılmak isteyecekleri ve bir şanslılarsa şömine üzerinde bir kavanoz külden başka bir şey olmayacaklar.

Ne ve Nasıl?

Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler sayesinde bilginin dünya üzerindeki kolay dolaşımı günlük bir haline gelmiştir. Bu sayede daha önce şimdikine göre ‘ilkel’ yollarla iletilmeye çalışılan bilgi muhatabını anında bulmaktadır. Bilgi aktarımını yararlarına en çok kullananlar, malum, tacirlerdir. Uzak ülkeler ile ticaret şahikasından dünyayı seyreylemekte. Kapital giderek daha önemli bir kavram haline gelmiş ve yeni Pazar arayışını tetiklemiştir. Pazar arayışı büyük yerel şirketlerin başka ülkelerdeki Pazara girmesine yol açmıştır. Dünyanın serbest piyasa ekonomisiyle sevk ve idare edilen kısmı büyüdükçe zaten çok büyük ve zengin olan şirketler daha da büyümeye başlamışlardır. Serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak devlet küçüldükçe sanayi ve ticaret patronları daha güçlü hale gelmişlerdir. Ülke ekonomisinin önemli bir kısmında karar verme yetkileri olduğu için devlet politikalarını daha da etkilemeye başlamışlardır. Bu insanlar sadece sanayi ve ticarete değil, medya vasıtasıyla halkın neyi görüp neyi izleyeceğine neyin rating nesnesi olacağına da karar vermeye başlamışlardır.

Serbest piyasa ekonomisine sair renkli devrimler ya da sert-yumuşak bir takım rüzgarlarla geçen ülkelerdeki söylem yerel kültürden değil kapitalden hareketli hale gelmiştir. Medyada, eğitimde ve devletin mektum söylemlerinde hep aynı tema ile karşılaşılır olmuştur. Yerel kültüre ait değerlerin yerini küresel elitin değerlerine teslim olmuştur. Bu durum başlatıcısı olan teknolojik ilerleme sayesinde daha da ileri gitmiştir.

Bugün dünyanın neredeyse her büyük şehrinde aynı büyük markaların dükkânları ile dolu caddelerde yürümek mümkün. Londra’dan aldığınız bir dijital fotoğraf makinesini İstanbul’da değiştirebilirsiniz. Eğer büyük bir şehirde yaşıyorsanız gittiğiniz herhangi büyük bir şehirde alışkanlıklarınıza neredeyse aynen devam edebilirsiniz. Tabii, küresel kültür ikonları ile şekillenen bir yaşantınız varsa!

Küresel kültürle olan kaynaşmanın kaynaşmanızın ve bunu içselleştirmenizin düzeyi sizin dünyanın herhangi bir yerinde kendinizi evinizde hissedip hissetmemenizi belirleyecektir. Bu şekilde de dünyanın küresel olarak kültürlenmiş herhangi bir yerinde yaşayabilir, çalışabilir ve kendinize sizin hoşlandığınız şeylerden hoşlanan arkadaşlar bulup yakın ilişkiler kurabilirsiniz.

Küresel kültür nasıl bir şeydir?

Küreselleşme daha önce söz edilen tekel şirketler tarafından pazarlanan malların, tüketim üzerine kurulmuş ikonlaştırılmasıdır. Müzik, sinema ve sanat tüketilebilir mallardır. Yeterince reklamını yaparsanız her şeyi satabilirsiniz. Soya fasulyesi üretmek için yağmur ormanlarını katletmek, genetik olarak modifiye edilmiş tek seferlik tohumların ticaretini yapmak ve tarımda kullanmak, dünya kaynaklarını şanslı %15 arasında paylaştırmak, kaynakları tükenen militarist ülkelerin hala kaynakları olan ülkeleri işgal etmesi, bu ülkelerin halklarına zulüm etmesi küresel kültür için “doğru” şekilde pazarlandığı sürece mümkün şeylerdir. Popüler küresel kültürde önemli olan “tüketicileri” yaptığınız eylemin gerçekliğini inandırmanızdır. Mallarınızı satın alacak zengin birileri oldukça mallarınızı satın alamayacak fakirlere ne olduğunun bir önemi yoktur. Tüketicileri ikna etmek için onların gözünü eşitlik, özgürlük, sevgi gibi insanların karınlarının yumuşak olduğu konularını kullanabilirsiniz. Din, ırk, dil, etnik kök gibi kavramların doğrudan kullanılması popüler küresel kültür kurallarına aykırıdır. Bu kavramlar pazarlama stratejilerinin işlemediği yerlerde çatışma yaratmak için kullanılmaktadır.

Popüler küresel kültür sayesinde zaten zengin olanlar zenginleşmekte ve dünyanın geri kalanını sömürmektedirler. Yerel kültürler pazar arayışı ve saldırgan kapitalizm sayesinde etkilerini kaybetmektedirler.

Yerel kültürün çocuklara aktarılmasındaki başarısızlık her bir sonraki kuşakta yerel kültürlerin biraz daha solup gitmesine neden olacaktır. Dünya halkları karşı koyamayacakları ve tüketime/tüketmelerine dayalı bir değişim sürecinden geçmektedir. Bu süreç dünyadaki çeşitliliği yok edip tektipliliğe yol açmaktadır. Yerel kültürünü taşıyan insanlar küresel dünyada kendilerine yer bulamaz hale geleceklerdir. Küresel kültürlenmiş birey nereye giderse gitsin kendini evinde hissederken, yerel kültürlü birey evinde bile kendisi evinde hissedemeyecektir.

Küresel üniformanın bir başka özelliği de insanları apolitize etmesidir. Politika insanların kendi hakları için karar verme gücüdür. Piyasa kartelleştikçe orta ve alt sınıftan bireylerin karar verme gücü azalmaktadır. Karar verme gücü kredi kartınızın limiti kadardır. Apolitize birey saldırgan kapitalist eylemlere karşı kayıtsız kalmaktadır.

Kendini evinde bile yabacı hisseden, karar verme gücünden yoksun, kafası karışık üç kafadarlar ne yapar?

Özdeşim kurabileceği bir grup ve elinden tutacak birisini arar. Mücahede edip rüştünü ispatlayacağı bir düstur, bunu ona öğretecek bir mürşid arar. Ayandır ki, böyle bir halde başıboş gezinen kimse elinden ilk tutana elini verecektir. Sonra da beyaz beresi ile Taksim’de, Osmanbey’de volta atmaya başlayacaktır, Konya’da nübüvvetine inandığı nebisinin evinde azar işitecektir. Yani, iradesini, geleceğini selim sandığı şerre selvet ile teslim eder.

Biz, fildişi kulelerinde oturup şarabını yudumlayarak yazanlara ise, onun ve diğerinin kaybından geriye bir yürek sızısı düşer.

QUO VADİS?

İlk Yayımlanış: 5 Şubat 2007 @www.yorumlayanlar.com

Levrek, hamsi, kalkan… Kader anı Haziran!

•April 28, 2011 • Leave a Comment

“Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl.

via Levrek, hamsi, kalkan… Kader anı Haziran!.

herru ve merru

•October 4, 2009 • Leave a Comment

Daha cesur olabilseydim, şimdi bambaşka bir hikâye anlatıyor olur – dum/ muydum? Ürkek ama cesur görünmeye and içmiş görünen “ona” hâkim olabilseydim, bugün bambaşka bir yerden yazıyor olabilir-dim/miydim? Yok yere satırlarca yazmanın, aklını boş zannederken sayfalar doldurmanın âlemi olmazdı. Kendimden haz etmediğim günlerin sayısı azalır-dı / mıydı? Fal bakmaktan, baktırmaktan ne farkı var ki yaşamanın? Hep beklediğimiz üç vakit sonrası değil mi? Bugünün hakkını verdik mi ki de, yarını hak ettiğimizin sanrısına kapılıyoruz. Geçmişimiz, geçmişlerimiz eteklerimizden silkelendi mi ki de, geleceğin eteklerindeki taşları dökmesini bekliyoruz? Peşimizden gelen yok da, önümüze bakmaya yemin mi ettik? “Ah, aptal kafam” demeden hangimizin bir günü geçiyor?

Hikâye dedim, hikâye anlatmalı… Kimi yerde cürüm kimi yerde takdir! Marifet anlatılan da mı, anlatanda mı, yoksa okuyanda mı? Bilemedim. Hikâye geçmeli…

Kadın otobüsü beklerken geldi otobüs, her zaman olduğu gibi. Binmedi, binesi gelmedi. Sık geçerdi bu otobüs, hem ne vardı onu orada bekleyen, şu anki yalnızlığın bir başka türlüsü. Durdu, binmedi. Otobüs şoförüyle göz göze geldi, suçmuş gibi beklenen gelince kıpırdamamak gözlerini kaçırdı. Kızdı kendine “ne münasebet, canım! Ona neymiş? Belki de otobüsü beklemiyordum”

-Neyi bekliyordun, peki? Sen değil misin, evden koşarak çıkan on dakika önce?

-Bensem benim. Belki otobüs durağında oturup otobüs bekler gibi yapmayı seviyorum.

-Saçma sapan konuşma sabah sabah. Dedim sana, doğru düzgün kahvaltı et diye, aklın kayıyor gene geriye.

-Akıl da benim, sen de benim. Binmeyeceğim.

-Bu diyaloglu yazma sanatını pek sever oldun, çalıntı olmasın birinden.

-Öyle, çaldım. Ama bırakırken çalma demedi ki! Çekip gitti.

-Başka kimler gitti?

-O da gitti, bu da gitti. Bir ben kaldım gitmedik.

-bineydin şu otobüse de gidik olsaydın.

-….

Ne tutuyor beni burada diye sordu kendine.

-akşam eve gelecek, seni bulamazsa?

-ee?

Sık gelirdi ya otobüsler, yine geldi. bir şoförle daha göz göze geldi, bu sefer kafasını eğdi adam, “binmeyecek misin? Gel seni götüreyim?” binmedi, kafasını çevirdi.

Durdu, düşünmedi, belki de düşünemedi. Kalktı, eve gitti. Etrafına bakarken, “ne tutuyor beni burada” diye sordu kendine, kendinden bu sefer ses gelmedi. Söz gümüşse, sükût altın mı? Altın hızma mülayim… Hak’tan ne diledin?

Durdu, saçma geldi. Toplandı, kapıyı çekip çıktı. Gitmenin heyecanını tutamadı, kahkaha attı. “Nereye?” dedi, “ne bileyim” diye cevapladı…

Kalktı, gitti.

Sonrası yüksek bir yardan ikinci kere atlamak gibiydi. Sonra bir kitapta okuduğu bir şeyi hatırladı: “dibinde korkunç bir ejderhanın yattığı bir mağaraya girecek adam bulmak, içeride neyin yattığının bilinmediği bir mağaraya girecek adam bulmaktan daha kolaydır…”. Böyle miydi, gerçekten cümle. Değildiyse bile bunun gibi bir şeydi.

Kalktı, devam etti. Ne dünya durdu o gitti diye, ne eksik kaldı o yapmadıklarından. Kimse merak etti mi diye merak etmedi, etseydi kalbi kırılırdı çünkü. Etmedi, kalbi de kırılmadı.

Uzun yolları yürüdü, herkese yalan söyledi, sonra unuttu söylediklerinin hangisi yalandı. Ama en çok o binmediği ilk otobüsün şoförünü hatırladı. Gözlerini kaçırdığı andan, “gelmiyorum” diye kafasını dikeltip bakamadığı için utandı. Sonradan “ne istediğini bilmek ve onu yapmak iyiydi de ne istemediğini bilip onu yapmamak ne kadar zor” diye düşündü. Binmediyse, istemediği halde yapmadığı ilk andı… Gurur duydu.

Sıkıştırılmış öpücüklerden, yemeklerden boğulup kendini başka denizlere attığı için sevindi. Kim olduğu bilmediği bir kişiye daha aklına geliveren bir yalan uydurdu… Yolunu buldu, yoluna soktu, yolunda gitti.

 

paris, brulé-t-il?

•November 1, 2008 • Leave a Comment

I know you are down in a deep pit, I know that nothing matters but the pit, not even the fact that you are in the pit. You want nothing but to watch the dark walls and to drown in reminiscence. You want to reminisce on the future, sure to have lost it. You want to hope the past, sure to be lived. You just want to stay still and –as rumour has it- watch your life pass before your eyes as it does on your deathbed.

You want to know you’ve died and you dream of not living. Your mercy is blunt; you long to stop as you’ve lost your way, out of fear. Just to stop for a moment before the devil and the beasts start to hunt you down. When the ghosts of the past look like the spirits of the future, you want not to stand in front of the mirror, but to hide behind it. Your head and feet are ensnarled, you lurch; you want to watch the things you run from, come after you as you cannot see the path you run to. You want to know that they are behind and in their graves their sleep is sore. Like graveyard watchers in old times you want to be sure that they stay put and you want to wait on their graves where hollow bodies lie, to ensure they never make their way out. You dig fresh graves, in the candle light of your torch. You hope you’ll be able to put them back in their tombs, yet you don’t want to see that you can use the pick and shovel for anything else but to dig. But, deep inside you crave that they come out of the graves and pull you in with them, like every felon burdened with their felony. You want to show your craft to the world, you want everyone to appreciate the exquisite evil you’ve accomplished to bring on yourself and then to curse you, for you have exhausted your endowment to make this on your own whilst digging nameless graves.

Then, you are just like me; just like the driver of the bus you took, just like the rest of us. Like us all who have spent their days to learn thousand crafts, who, then, slice themselves in the cobweb of their first sin. You are human. You are like all of us who’d die to exist yet cannot bear to. Just a human: A mediocre, crying, laughing, sleeping, sour-stomach-having human. A human who hopes the past, remembers the future. A metabolism evolved out of carbon and protein molecules, a carbohydrate addict, a serotonin dependent, just like me, just like the next person. Your hair grows; you cry down in the pit, you cut your toe nails. Just like everyone else. You are such a dreamer to stand in front of the fridge, so that maybe something you want to eat would appear. And a true realistic to be sure that there is no God. A manager desiring the best parking spot, a worker cleaning the toilets. You do your time in coalmines, right after you eat in ivory towers. You dig cloisters; call them tunnels. You dry tomatoes on the balcony and claim you could fly with a single wing. You tell stories of climbing the highest mountain and you sleep in the deepest pit. You are human. You have an amygdala, a brain stem and a hippocampus, all in regular sizes. There are times you act to their wishes, and times they act to yours. You are everybody, you rule the world, you don’t even want to realize, yet your pillow is soaked with the tears of “Why me?” You spend one third of your life in bed like everybody else, once you are out of the bed, you set yourself apart from them. This is how you chose to know it; or else you cannot find how to put up with the anguish of existing. You are exactly like me, with faults and crafts. You are me, I am them, we are all identical, yet, we’d carve out our veins before we confess.

Sinner! Sinful! Nobody’s innocent. Neither are you. Neither a personal saviour shall come to take us, nor have we the time to wait. And all await -murmuring “let’s go!” All is too done in the exhaustion of the suspense -none mentions the going. We are pilgrims remained behind; we are woods deserted; we are quills parched of ink; we are disciples ill-disciplined.

We are in the lap of our first sin, trying to sleep with intimidation and fear. There is no one to sprinkle us with a dash of water. There are no cabins to run for confession in which God’s vessels sit hands on their knees waiting. There are no houses with high belfries that we can bow and enter to repent. No fortresses of redemption with sky-high domes. We are all alone. Blessing is from me to you, from you to me; roads in-between are snow-covered. Our sleighs are red rusted. I am you, you are me. Forgiveness is within; we are unaware. Curtains over our seeing eye; gloves on our holding hand. We are on the road, with nowhere to go, but the road. You belong to me and I am yours.

my wounded heart

•November 1, 2008 • Leave a Comment

…in time one only learns to live with a wound. although wound doesn’t heal at all, you get used to a part of you ache constantly and other experience distracts you from it. it is like a knife in your leg, a while later it just numbs. what I seek is that numbness. if it goes the other way it’ll become gangrenous and only after amputation you can survive. I wish to be numb. I now understand why people heavily drink after a trauma. it helps in a long term destructive way. I sleep like 10 hours a day; I wake up remembering my longing-for-him dreams. it is the emotional confusion, I find hard to cope with. do I love or do I hate him? there is a faithful/loyal dog in me (so I’ve learnt to be the right way to be) that keeps going back to his doorstep to be taken in. also there is this wild cat in me (so it feels) wanting to kill, destruct, full of rage. and there is this owl in me (I’ve found out to be the right way to be) who understands, comprehends the cowardly, tyrannical acts, who puts the other before herself so that understanding will bring peace.

my mind and heart split between those animals in me and my human has to work so that I won’t starve to death. if only I knew what’d feel good… at least better than right now.

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.