herru ve merru

•October 4, 2009 • Leave a Comment

20

Daha cesur olabilseydim, şimdi bambaşka bir hikâye anlatıyor olur – dum/ muydum? Ürkek ama cesur görünmeye and içmiş görünen “ona” hâkim olabilseydim, bugün bambaşka bir yerden yazıyor olabilir-dim/miydim? Yok yere satırlarca yazmanın, aklını boş zannederken sayfalar doldurmanın âlemi olmazdı. Kendimden haz etmediğim günlerin sayısı azalır-dı / mıydı? Fal bakmaktan, baktırmaktan ne farkı var ki yaşamanın? Hep beklediğimiz üç vakit sonrası değil mi? Bugünün hakkını verdik mi ki de, yarını hak ettiğimizin sanrısına kapılıyoruz. Geçmişimiz, geçmişlerimiz eteklerimizden silkelendi mi ki de, geleceğin eteklerindeki taşları dökmesini bekliyoruz? Peşimizden gelen yok da, önümüze bakmaya yemin mi ettik? “Ah, aptal kafam” demeden hangimizin bir günü geçiyor?

Hikâye dedim, hikâye anlatmalı… Kimi yerde cürüm kimi yerde takdir! Marifet anlatılan da mı, anlatanda mı, yoksa okuyanda mı? Bilemedim. Hikâye geçmeli…

Kadın otobüsü beklerken geldi otobüs, her zaman olduğu gibi. Binmedi, binesi gelmedi. Sık geçerdi bu otobüs, hem ne vardı onu orada bekleyen, şu anki yalnızlığın bir başka türlüsü. Durdu, binmedi. Otobüs şoförüyle göz göze geldi, suçmuş gibi beklenen gelince kıpırdamamak gözlerini kaçırdı. Kızdı kendine “ne münasebet, canım! Ona neymiş? Belki de otobüsü beklemiyordum”

-Neyi bekliyordun, peki? Sen değil misin, evden koşarak çıkan on dakika önce?

-Bensem benim. Belki otobüs durağında oturup otobüs bekler gibi yapmayı seviyorum.

-Saçma sapan konuşma sabah sabah. Dedim sana, doğru düzgün kahvaltı et diye, aklın kayıyor gene geriye.

-Akıl da benim, sen de benim. Binmeyeceğim.

-Bu diyaloglu yazma sanatını pek sever oldun, çalıntı olmasın birinden.

-Öyle, çaldım. Ama bırakırken çalma demedi ki! Çekip gitti.

-Başka kimler gitti?

-O da gitti, bu da gitti. Bir ben kaldım gitmedik.

-bineydin şu otobüse de gidik olsaydın.

-….

Ne tutuyor beni burada diye sordu kendine.

-akşam eve gelecek, seni bulamazsa?

-ee?

Sık gelirdi ya otobüsler, yine geldi. bir şoförle daha göz göze geldi, bu sefer kafasını eğdi adam, “binmeyecek misin? Gel seni götüreyim?” binmedi, kafasını çevirdi.

Durdu, düşünmedi, belki de düşünemedi. Kalktı, eve gitti. Etrafına bakarken, “ne tutuyor beni burada” diye sordu kendine, kendinden bu sefer ses gelmedi. Söz gümüşse, sükût altın mı? Altın hızma mülayim… Hak’tan ne diledin?

Durdu, saçma geldi. Toplandı, kapıyı çekip çıktı. Gitmenin heyecanını tutamadı, kahkaha attı. “Nereye?” dedi, “ne bileyim” diye cevapladı…

Kalktı, gitti.

Sonrası yüksek bir yardan ikinci kere atlamak gibiydi. Sonra bir kitapta okuduğu bir şeyi hatırladı: “dibinde korkunç bir ejderhanın yattığı bir mağaraya girecek adam bulmak, içeride neyin yattığının bilinmediği bir mağaraya girecek adam bulmaktan daha kolaydır…”. Böyle miydi, gerçekten cümle. Değildiyse bile bunun gibi bir şeydi.

Kalktı, devam etti. Ne dünya durdu o gitti diye, ne eksik kaldı o yapmadıklarından. Kimse merak etti mi diye merak etmedi, etseydi kalbi kırılırdı çünkü. Etmedi, kalbi de kırılmadı.

Uzun yolları yürüdü, herkese yalan söyledi, sonra unuttu söylediklerinin hangisi yalandı. Ama en çok o binmediği ilk otobüsün şoförünü hatırladı. Gözlerini kaçırdığı andan, “gelmiyorum” diye kafasını dikeltip bakamadığı için utandı. Sonradan “ne istediğini bilmek ve onu yapmak iyiydi de ne istemediğini bilip onu yapmamak ne kadar zor” diye düşündü. Binmediyse, istemediği halde yapmadığı ilk andı… Gurur duydu.

Sıkıştırılmış öpücüklerden, yemeklerden boğulup kendini başka denizlere attığı için sevindi. Kim olduğu bilmediği bir kişiye daha aklına geliveren bir yalan uydurdu… Yolunu buldu, yoluna soktu, yolunda gitti.

paris, brulé-t-il?

•November 1, 2008 • Leave a Comment

I know you are down in a deep pit, I know that nothing matters but the pit, not even the fact that you are in the pit. You want nothing but to watch the dark walls and to drown in reminiscence. You want to reminisce on the future, sure to have lost it. You want to hope the past, sure to be lived. You just want to stay still and –as rumour has it- watch your life pass before your eyes as it does on your death bed. Continue reading ‘paris, brulé-t-il?’

my wounded heart

•November 1, 2008 • Leave a Comment

rembrandtk…in time one only learns to live with a wound. although wound doesn’t heal at all, you get used to a part of you ache constantly and other experience distracts you from it. it is like a knife in your leg, a while later it just numbs. what I seek is that numbness. if it goes the other way it’ll become gangrenous and only after amputation you can survive. I wish to be numb. I now understand why people heavily drink after a trauma. it helps in a long term destructive way. I sleep like 10 hours a day; I wake up remembering my longing-for-him dreams. it is the emotional confusion, I find hard to cope with. do I love or do I hate him? there is a faithful/loyal dog in me (so I’ve learnt to be the right way to be) that keeps going back to his doorstep to be taken in. also there is this wild cat in me (so it feels) wanting to kill, destruct, full of rage. and there is this owl in me (I’ve found out to be the right way to be) who understands, comprehends the cowardly, tyrannical acts, who puts the other before herself so that understanding will bring peace.

my mind and heart split between those animals in me and my human has to work so that I won’t starve to death. if only I knew what’d feel good… at least better than right now.

a lament or an eulogy

•October 30, 2008 • Leave a Comment

“…Happy is the one who died in old age; happier is the one who died in youth; happiest is the one who died at birth; happiest of all the one who was never born…” (Kierkegaard, Either/Or, V.1, p.221)

Continue reading ‘a lament or an eulogy’